Alaeddin Özdenören
 

ARDINDAN YAZILANLAR - 28.06.2003
Rahat karşıladı ölümü - Bünyamin YILMAZ
Gülün bir dalı düştü - Ali ÇOLAK
Alâeddin Ağabey - Ali Haydar HAKSAL
Alâeddin Özdenören şiiri - Hüseyin KARACA
Kalbim Sağ Yanımda - Mustafa MİYASOĞLU
















------------------------------------------------------------
Rahat karşıladı ölümü”
28/06/2003 - milli gazete-BÜNYAMİN YILMAZ

Hayatının 50 yılını şiire adadı

Çeşitli edebiyat dergilerinde yazdığı yazılarla genç şairlere öncülük eden Alâeddin Özdenören’in yakın arkadaşı Erdem Bayazıt, şairin ince, duyarlı şiiriyle dünyamıza hoş bir seda bıraktığını söylüyor. Nazif Gürdoğan, Özdenören’in “hayatının elli yılını şiire adamış bir şiir dervişi” olduğunu ifade ederken, Şair İbrahim Tenekeci, Özdenören’in gençlerin elinden tuttuğunu belirterek, “Şiiri belli bir yaştan sonraya bırakmayarak, istikrarlı bir şekilde şiir yazmaya devam ederek; şiirin bir heves değil, mesele olduğunu gösterdi.” dedi.

Şiirimiz üzerine yazdığı yazılar kadar felsefi yönü ağır basan yazılara imza atan Alâeddin Özdenören, genç şairlerin ilgi gösterdiği şairler arasında oldu hep. Kendi şiirini çok fazla öne çıkarmayan Özdenören, bulunduğu her ortamda genç şairlerin yanında oldu, onlara öncülük etti. Mavera dergisinde devlet, toplum ve millet eksenli deneme yazıları yazan Özdenören, gerek gazete yazılarında gerekse de şiirlerinde, derin felsefi konulara girmekten çekinmedi.

Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Onkoloji bölümü’nde büyük bir ameliyat geçiren şair Alâeddin Özdenören taburcu olmuş ve ikamet ettiği Balıkesir’e, evine dönmüştü. Perşembe gecesi aramızdan ayrılan ve en sevgiliye kavuşan Özdenören’in vefat haberini Recep Garip’ten aldım. Cahit Zarifoğlu ve M. Akifİnan’ın ardından Yedi Güzel Adam’ın üçüncüsünü de kaybettik diyen Garip, son yüz yılın Türk şiirinde önemli uç beylerinden biri olarak gördüğü Özdenören’in ortaya koyduğu tarzın estetik olduğunu ve toplumu motive edebilecek bir niteliğe sahip olduğunu dile getirdi. Özdenören’in Ay Vakti dergisinde kendileriyle birlikte olduğunu, şiir tahlilleri yaptığına sözü getiren getiren Garip, ilginç bir gözlemini de bizimle paylaştı:“Şiirini tahlil ettiği şairin ruh iklimine girebildiğine, o şairin hangi iklimden geldiğini, nelerden beslendiğini ortaya koyduğuna şahit oldum.”

Genç kuşak onu farketti

Mavera dergisiyle tanıdığımız isimleri Cahit Zarifoğlu’ndan ayrı düşünemeyiz. Şiirin Geçitleri adlı kitabında M. Akif İnan ve Cahit Zarifoğlu’nun şiirlerinde gezinen Özdenören kendi şiirini çok fazla öne çıkarmadı. Bir dönem Milli Gazete’de Bilal Davut müstearıyla yazdığı yazılar oldukça dikkatimi çekmişti. Uzun araştırmalar ve okumalar sonunda Alâeddin Özdenören’e yolum çıktığında şaşırmıştım. Onun şair yönünü biliyordum oysa o, uzun süre eğitim alanında hizmetler vermiş, felsefeyi içselleştirmiş bir yazardı. Mavera’dan tanıdığımız şair ve yazarlar içinde mütevazı bir yeri oldu. Genç kuşaklar ortalarda çokça gözükmeyen şairimizi keşfetti. Bunda Alâeddin Özdenören’in genç kuşaklara olan ilgisi büyük rol oynadı. Çeşitli edebiyat dergilerinde gençlerin şiirleri hakkında yazılar yazdı, yol gösterdi, öncülük etti.

Edebiyatımızın önde gelen hikayecilerinden Rasim Özdenören'in ikizi olarak 20 Mayıs 1940'ta Kahramanmaraş'ta dünyaya gelen Alâeddin Özdenören ilk ve orta öğrenimini Maraş, Tunceli, Malatya ve İstanbul'da tamamladı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü 1966'da bitiren Özdenören, İstanbul, Maraş, Çorum, Mersin ve Ankara'da çeşitli okullarda öğretmen olarak görev yaptı. 1991 yılında Kültür Bakanlığı Müşavirliği'ne atanan Özdenören bu görevindeyken emekli olmuş, ardından Balıkesir'e yerleşmişti.

Lise yıllarında ikiz kardeşi Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu ve Erdem Bayazıt ile Maraş'ta çıkardıkları Hamle dergisi ile mahalli gazeteler için hazırladıkları edebiyat sayfalarında edebiyata başlayan Alâeddin Özdenören daha sonraları Yeni İstiklal, Diriliş ve Edebiyat dergileri ile, 1976'da kurucuları arasında yer aldığı Mavera dergisinde yazmaya devam etti. Özdenören, son yıllarda ise Edebiyat Ortamı, Yedi İklim, Hece, Ay Vakti, vb. dergilerde göründü. Şair, kimi zaman kendi adıyla, kimi zaman da Bilal Davut müstear ismiyle Yeni Devir, Milli Gazete, Zaman, Tutanak ve Sağduyu gazetelerinde de yazılar kaleme aldı.

Hoş bir sada bıraktı

En yakın arkadaşları Cahit Zarifoğlu ve M. Akif İnan’ın ardından Alâeddin Özdenören’i de Hakka uğurlayan Erdem Bayazıt, şairin ince, duyarlı şiiriyle dünyamıza hoş bir seda bıraktığını söylüyor. Onun pek çok talebe yetiştirdiğine dikkat çeken Bayazıt, Özdenören’in lirik, derin, hassas şiirinin geleceğe kalacak bir şiir olduğu tespitini yapıyor. Bayazıt şairle son buluşmasını şöyle anlatıyor:“Bizi ilk gördüğünde oldukça duygulandı. Konuşamamasına rağmen dostlarıyla bir araya gelmenin mutluluğunu kağıtlara yazdığı esprilerle dile getiriyordu” Şairin ölüm karşısındaki halini ise şu cümleyle özetliyor Bayazıt:
“Rahat karşıladı ölümü”

Satır arası ölüm

Hastalığı sırasında şairi yalnız bırakmayan dostlarından Cevat Akkanat, Alâeddin Özdenören’in hayata veda ederken bile kitap okuduğunu, yazı yazdığını söylüyor:“Üç ay Bursa’da hastane’de kaldı, tedavi gördü. On gün önce taburcu oldu ve Balıkesir’e geri döndü. Bu süre içinde Bursa’dan, İstanbul ve Ankara’dan, Anadolu’dan çok sayıda şair ve yazar ziyaretine geldi. Hiç yalnızlık hissetmedi. Çok ağır bir hastalık geçirmesine rağmen bilinci yerindeydi; yazıyor, okuyordu. Kendisini ziyarete gelen gençlerle şiir hakkında konuşuyor, yol gösteriyordu. Perşembe akşamı Hüseyin Su ile telefonda görüşmüş bir araya gelmek için sözleşmişler. Akşam yedi civarında yazı yazarken vefat etti”

Özdenören’in şiirine ilgi duyduğu şairlerin başında gelen İbrahim Tenekeci, Alâeddin Özdenören’i emsallerinden ayıran en büyük özelliğinin, sevgisini ve beğenisini yazarak dışa vurması” olduğunu söylüyor. “O, hep gençlerin elinden tuttu, yazılarıyla beğendiği kitap ve yazarları gündeme getirdi. Sadece bu örnek bile, onun ne kadar temiz kaldığının bariz göstergesidir. Ve şairliği... Şiiri belli bir yaştan sonraya bırakmayarak, istikrarlı bir şekilde şiir yazmaya devam ederek; şiirin bir heves değil, mesele olduğunu gösterdi. Yazarlığı için de aynı şeyleri söyleyebiliriz: Ses getirecek yazılar yazmaktansa, işe yarayacak yazılar yazmayı tercih etti.”

İki yıl önce tanıştığı Alâeddin Özdenören’in dost canlısı bir insan olduğunu gördüğünü söyleyen şair Adem Turan, “Yeri Güzel Adam’dan biri daha terketti bizi. Yedi güzel adam bu güzelliklerle gittikçe biz daha da yalnızlaşıyoruz.”

Turan, Özdenören’in şiirleri hakkında ise şu tespitini aktarıyor: “Şiirlerinde kente sıkışmış kalmış ve kent kargaşasında bunalmış insan tipleri çok fazla var ve dolayısıyla bu trajedi bize de yansıyor.”

Mavera döneminde kurulan sağlam dostlukların bir halkası da Nazif Gürdoğan Özdenören’in “hayatının elli yılını şiire adamış bir şiir dervişi” olduğunu söylüyor. “Temel eğitimi felsefeydi. Mavera dergisine denemeleriyle katkıda bulundu. Dergi çerçevesinde ilk kez devlet, toplum ve millet konularında denemeler yazan bir sanatçıydı ama o hep şiirleriyle anıldı, öne çıktı. Kendisine Allah’tan rahmet diliyorum” Nazif Gürdoğan’ın dikkat çektiği felsefeci yönünün en yakın tanığı İsmail Kıllıoğlu “Alâeddin hoca benim Maraş Lisesi’nde felsefe hocamdı. Türk şiirinde felsefi derinliği şiire taşıyan, az sayıda şairden biriydi, AlâeddinÖzdenören. Herhangi bir felsefi görüşü şiirleştirerek değil, insanın varoluş sorununu felsefi bir söylemle yakalamaya çalıştı şiirlerinde. Dili kendine özgü kullanması, dile hakimiyeti, kullanım tarzı var ama deyim yerindeyse o bir filozofun kavram titizliğini, sanatçılığının yanında düşünen insan hassasiyetini de görürüz” Kıllıoğlu bir noktaya daha dikkat çekiyor:“Bir anlamda, kendi şiirini yaşayan bir şair olarak görülebilir Alâeddin Özdenören. Çok fazla ortaya çıkmaması, üretken olmaması, şiiri kendi içinde yaşaması şeklinde açıklanabilir. Kullandığı semboller, benzetmeler dilinin yanında kendine özgü ve özgünlüğünü de gösterir” Alâeddin Özdenören’in son yazısı Yedi İklim dergisinin Mayıs sayısında yayımlandı. Şairle ilgili geniş bir dosya hazırlığı içinde olan Yedi İklim’i yayınlayan Ali Haydar Haksal, Özdenören’in iki yönü olduğuna işaret ediyor:“Bir şair tarafı var bir de düşünür kişiliği. Özgün bir şairdir Alâeddin Özdenören. Kendi dönemindeki arkadaşlarından farklı, doğayı, nesneyi ve eşyayı çok iyi algılayıp süzerek dışa vuruyor. İçli bir şiir dünyası var. Onda en önemli bulduğum taraf, şiir ve düşüncelerinde karamsarlık değil ışık ve aydınlıklı bir ferahlık olması. En üzüntülü olduğu, acı çektiği şiirlerinde bile bir ışık beliriverir. Bundan dolayı şiirinde çocuk, güneş, gül ve renkler vardır. Öfke taşıyan şiirlerinde bile bu aydınlık imgelerle birdenbire ferahlatıverir okuru. Felsefeci olmasından ötürü sanatında felsefi bir disiplin göze çarpar. Eşyaya ve nesneye analitik bakışının nedeni de budur”

Osman Bayraktar, Alâeddin Özdenören’in münzevi bir entelektüel olduğuna getiriyor sözü. “Münzevi olarak yaşadı. Şiiri, sınırları olan muhkem bir şiirdir. Ama beni en çok etkileyen onun düşünce arayışları idi. Sezgileri her zaman en küçük noktadan, bir unsurdan yola çıkarak bizi beklemediğimiz geniş bir düşünce alanına taşıdı.”

Şiirini gösterişten uzak tuttu

Alâeddin Özdenören şiirinin gösterişten, şiir piyasası kurnazlıklarından berî olduğu yorumunu yapan Kamil Eşfak Berki ise, Türk şiirinde, şiirin gerçek niteliğine ve hakikiliğine ilgi duyan nesiller geldikçe şairin daha çok farkedileceğini söyüyor. Berki, şairin yaşadığı hayatın ilginç bir yönüne daha ışık tutuyor:“Yaşayacağı hayatı, çocukluğunun en erken safhalarını kendisine bir kaygı haline getirmiş, devamında yaşadığı hayatı sürekli çocukluğuna bir özlem duyma psikolojisiyle sürdürmüş bir şairdir Alâeddin Özdenören”

Hastalığı süresince Alâeddin Özdenören’in yanında olan ve hakkında pek çok yazı yazan İhsan Deniz, Türk şiirinin hatırı sayılır imzalarından biri olarak gördüğü Özdenören’in kendine ait bir şiir dünyası oluşturduğu yorumunu yapıyor. Deniz, genç şairlerin onun şiir deneyiminden yararlanmalarını umduğunu da sözlerine ekliyor.

Genç şairlerden Ali Emre, Suçıktı Şiir şöleni sırasında tanıştığı Alâeddin Özdenören’in hoşsohbet bir insan olduğunu gördüğünü söylüyor ve şunları söylüyor:“Yaşamaktan da edebiyattan olduğu kadar anlayan bir insandı”

Özdenören'in şiirlerine hüzün, ayrılık, ölüm, keder gibi duygular hakim. Bu duygular, ince bir lirizm ile sağlam bir şiirsel yapı oluşturuyor. Daha çok şairlik yönüyle tanıdığımız Alâeddin Özdenören'in deneme, inceleme, hatıra ve deneme alanlarında da eserleri var:

ŞİİR:
Güneş Donanması (1974),
Yalnızlık Gide Gide (1996),
Şiirler/ Bütün Şiirleri: 1975-1999 (1999),
Bütün Şiirler (2002)
DENEME: İnsan ve İslâm (1982),
Batılılaşma Üzerine (1983),
Devlet ve İnsan (1986),
Yakın Çağ Batı Dünyası ve Türkiye'ye Yansımaları (1986)
İNCELEME:
Şiirin Geçitleri (1996).
HATIRA:
Unutulmuşluklar (1999).
------------------------------------------------




Gülün bir dalı düştü -
ALİ ÇOLAK a.colak@zaman.com.tr
1940 yılının bir cuma öğlesinde (3 Mayıs) Maraş, minarelerden yükselen sala sesleriyle yıkanıyordu. Bayındırlık memuru Hakkı Bey’in, bahçesini tek sıralı gül fidanları ile biri kara biri beyaz iki dut ağacının süslediği mütevazı evinde ikiz çocukları dünyaya geldi.

Anne Nezahat Hanım, doğumdan birkaç ay önce Dülkadir Hükümdarı Alâüddevle’yi rüyasında görmüş, Dülkadir beyi kendisine, ikiz çocuk sahibi olacağını, önce doğana kendisinin adını vermelerini söylemişti. Rüyasında ikiz çocuk sahibi olacağını öğrenen Nezahat Hanım, Alâüddevle’nin soyundan geliyordu ve ondan başka herkes, tek çocuğa hazırlanmıştı. Rüya ile amel ettiler ve ilk doğan çocuğa Alâeddin adını verdiler. Böylece aile, tarihle olan bağlarını yeniliyordu. Bir saat sonra doğan ikizlerin ikincisine ise baba tarafından dedesinin adını verdiler: Rasim... Alâeddin ile Rasim, yan yana iki beşikte büyüdüler ve sonra el ele tutuşarak her gün Kanlı Köprü’nün üzerinden geçip Sakarya İlkokulu’na gidip geldiler... Hayatın yeraltı sularına eş derin ve anlamlı bir şiir gibi aktığı Maraş’ta, bu ikiz kardeşler, daha dünyayı tanımadan yaşadıkları günlerin içine sessiz bir dua gibi sızan şiirle tanıştılar. Ve büyüdüler, iki ayrı gövdede tek bir ruh, doğdukları evin bahçesindeki gül ağacının bitişik iki dalı gibi... Alâeddin ve Rasim Özdenören... İki güzel adam, edebiyatın iki yediveren gülü gibi...

63 yıl sonra, dün, (yine bir cuma günü) minarelerden hüzünlü bir sala yükseldi. Gülün bir dalı, adını Alâüddevle’nin beşaretinden alan Alâeddin Özdenören ölümün beyaz köprüsünden geçip gitmişti... Ölümleri telefonlarla öğreniyoruz artık. Ve telefonlardan aldığımız ölüm haberleri, bizde garip, soğuk, anlatılmaz bir ruh hali bırakıyor. “Alâeddin abi vefat etmiş!..” Gecenin bir yarısı, daha ne olduğunu anlamadan gazeteye kısacık bir vefat haberi yazıyorum. İnsanın, sevdiği birinin vefat haberini yazması ne anlaşılmaz bir duygu! Hissiz, donuk, karmakarışık... Acıyı ancak cuma sabahı hissetmeye başlıyorum. Demek o sessiz adam, o içine doğru derin, o filozof adam yaşam defterini kapatıp gitti... Daha geçende hastaneden çıktığını, iyi olduğunu, istirahat için Balıkesir’deki evine gittiğini; yakında kemoterapiye başlanacağını öğrenmiştim. Ali Burhan’a, Bursa’ya gittiğinde Alâeddin abiyi bir görsen... diye telefon etmiştim. O da eşiyle telefonda görüşmüş; Alâeddin abinin konuşamadığını söylemişti. Yakında iyileşecekti; o zaman bir görüşme yapıp gazetede yayımlayacaktık. Eşi, bu isteğimizi, selamımızı kendisine ilettiğinde Alâeddin abinin heyecanlandığını, ağladığını anlatmıştı Ali Burhan... Ölüm, geride beyaz bir boşluk bırakıyor; acısı sonradan hissedilen bir boşluk...

Alâeddin Özdenören’i hep suskun bir adam olarak tanıdım. Zaman’da yazdığı sıralar yazar toplantılarına katılırdı. Konuştuğunu hiç hatırlamıyorum. Demek ki susarak söyleyen biriydi. Kısa, dokunaklı yazılar yazardı Zaman’da ve her zaman Doğulu, içli bir adamın yazılarıydı bunlar, satırları arasında daima şiirin nefes aldığı yazılar... Şiiri de zaten bir hüzün destanı değil miydi? Rasim Özdenören, onun şiiriyle ilgili bir değerlendirmesinde şöyle diyordu: “Şiirlerinin tümü, tek bir hüznün destanıymış gibi de görülebilir ve öyle de okunabilir.” O ki aşkın, lirizmin ve yalnızlığın mayaladığı şiirinde, hüznü toprağının yeraltı sularından şiirine taşıyıp getirdiğini itiraf ediyordu:

“Bizim oralarda hüzün /
Geceleyin gündüzün /
Göğüslerde dağlanır /
Gözlerde oyalanır /
Ağaç olur dallanır /
Sularla kanlanır /
Yenilen hüzündür /
İçilen hüzün /
Geceleyin gündüzün”

Uzunca bir zamandır beklenen bir ölümdü onunki. Fakat adı ‘ölüm’ olunca, üstelik iyileşme umutları belirmişken gelen bu haber, sarsıyor insanı. Onun kadar tevekkül sahibi değiliz hasılı: “Bu kentin koynuna girdiğim günden beri / Cebimde ölümüm / Avuç avuç dağıtırım insanlara / bir türlü tükenmez ölümüm.”

Güle güle Alâeddin abi... Ruhun şad olsun... Dostlarına, sevenlerine sabır dilerim...
----------------------------------------




Alâeddin Ağabey: Hayatının İnce Çizgisi Kırıldı
Ali Haydar HAKSAL

Alâeddin Ağabey hakka yürüdü.
Hayatının ince çizgisi kırıldı.
Bir ölüp bin çoğaldık

Duygulu bir an. Bir yakınımı öteye yolculamanın duygusu. 21.30 sularında Yasin Doğru beni telefonda aradığında “Ağabey Alâeddin Ağabey ile ilgili yazıları gönderdim” demesini beklerken; yekten: “Ağabey Alâeddin Ağabeyi kaybettik” deyiverdi. Bu bir şoktu benim için.

Bazı hastalıklar vardır ki, insanın umudunu tüketmez. Bazı hastalıklar da vardır ki insan yakalandığında çaresiz kalınır. Hayatın o ince çizgisinin ne zaman kırılacağı beklenir. İnsan, bu hastalık ile ilgili bir haber alınca, özellikle ben müthiş bir kırılma duygusu yaşarım. O anda, Allah’tan umut kesilmez ama bu menhus hastalığın adını duyunca, umut ile umutsuzluk arasında gelir giderim. Bu tür hastalıklar için de, umutsuzluk ağır bastığından, hastalığın ağır sürmesi de düşünüldüğünden; hasta için: “İki hayırdan biri” dilenir. Ya şifa ya da ölüm.

Bu menhus ve mahpus hastalığın ağırlığını en yakın ve en sevdiklerimde yaşadım. Duygusallığın en yoğun halini bu hastalıklarla birlikte yaşadım.

Alâeddin ağabeyin, hastalığını haber aldığım ilk günden beri üzerime çöken ağırlığı tanımlayamam ve anlatamam. Sevdiklerimin veya tanıdıklarımın bu hastalığa yakalandıklarını duyduğum anda iliklerime kadar ürperirim. Onları, bir sünnet olan, hasta yataklarında ziyaret etme bilincim, duygum olmasına karşın ziyaret edemem. Onları, bildiğim halleriyle belleğimde taşımak isterim.

Cahit Zarifoğlu’na hastalığı boyunca son üç gününe değin çok yakın oldum. Son üç gün içinde, artık o da umudunu yitirmiş olduğundan, benim çok yorulduğumu düşünerek, artık gitmemi istediğinde bile onu yalnız bırakmama duygum ağır bastı hep. Ama, gözlerimin önünde giderek erimesi, giderek bir başka hal alması beni çok etkiliyordu.

Onun ölümünü de yoldayken öğrendim, göz yaşlarımı ve hıçkırıklarımı tutamadım.

Bursa Uludağ Hastanesi’ne yatırıldığı günden beri, büyük bir zaman hemen hergün, bazan iki günde bir Yasin Doğru hastalığı ve kendisi hakkında beni sık bilgilendirdi. Uzun bir süre Alâeddin Ağabeyi görmemek, eski haliyle bilmek duygum, hastalığa çok da tahammül edemediğimden, bir türlü ayaklarım beni çekmedi. Gitmek istemedim. Kendimce bahaneler ürettim. Sanra dayanamadım gittim. Yasin ile birlikte hastahaneye gittiğimde, beni gördüğünde gözlerinin içinin nasıl parladığını, nasıl sevindiğini anlatamam. Bana, özel bir yakınlığı vardı. Bunun da, bence bir nedeni vardı ve anlıyordum. Hayatında en yakını olan Akif İnan’ı kaybettiğinde: “Artık sıra bana geldi” deyişini iyi biliyorum. Onun ölümünden sonra kendi ölümünü bekledi. Sağlıklı, bedenen güçlü görünmesine rağmen, neden böyle bir duyguya kapıldı? Onun en yakın arkadaşları olan Cahit Zarifoğlu’nun, ardından hem arkadaşı, hem de bir büyüğü gibi olan Akif İnan’ın ölümü onu derinden sarstı. Bir de, Ankara’da iken, onu yalnız bırakmayan Ramazan Dikmen. Onun için artık çember daralmış mıydı?

Akif Ağabey’in bana olan sevgisini bilirim. Bana: “Haksal” diye hitap eder, öğütlerde bulunur, ne yapmam gerektiğini sık anımsatırdı. Yedi İklim süresince de, sevinç ve memnuniyetini sık belirtirdi. Alâeddin Ağabey ile her karşılaşmamızda, telefon görüşmemizde, bana: “Akif seni çok severdi” derdi. Hastalığında kendisini ziyaret ettiğimde bu düşüncesini, küçük bir not kâğıdına yazarak bana verdi. “Hayatın ince çizgisi” imgesi de ona aittir. Bu notu yanımda taşıdım bir süre.

Onu, erimiş o haliyle görünce, ben de eridim. Fakat, zamanla onun o halini, hayra yordum. Dünyaya ait olanını dünyada bıraktı. Efendimiz, birgün Ebu Hureyre’nin elinden tutarak, kentin dışına çıkarıyor. İnsan kemiklerinin olduğu bir vadinin başına götürüyor. Kafatasları, bacak ve kol kemiklerinin savrulup saçıldığı bu yeri göstererek, önce ona nedenini bir soruyla sorarak, ardından da kendisinin verdiği cevabın beni ne denli etkilediğini belirtmeliyim. “Şu kemikleri kuşatan topraklar onların yedikleri ve içtikleri. Şu paralanmış, erimiş olan bez parçaları da giysileri. Bunlar benim senin gibi idiler. Bunların hepsi yok artık. Onların yaptıkları iyilik ve güzellikler geriye kaldı.”

İnsanı sarsacak, uyaracak bazı anlara gereksinim vardır. Efendimizin bu güzel anısını, düşüncelerini ve duygularını öğrendiğimden beri bir başka gözle bakmak gerektiğini düşündüm. Kapıda Bir Çift Ayakkabı kitabımdaki “Efendim” öyküm de bu düşünceyle yazıldı. Deprem psikolojisi de ağır bastı.

Bu düşüncenin Alâeddin Ağabey ile ilgili yanı, dünyaya ait olan, o vadideki toprak gibi, üzerinde, kendi yaşayarak eritti.

Çok yazmadı. Çok yazmadı derken, akranları ve arkadaş grubu içinde en az yazanlardan biri oldu. Gerçi, Yeni Devir ve Millî Gazete’deki yazarlığı döneminde epey yazı yazdı. Bunların felsefi ve düşünsel olanların bir bölümü kitaplaştı. Ama, köşelerde, edebiyat ile ilgili olanların kitaplaşmadığı biliyorum. Çok yazmadı düşüncesi; Cahit Zarifoğlu ve Rasim Özdenören ile karşılaştırınca, az yazmış oluyor.

Bundan onbeş yirmi yıl önce ölmüş olsaydı, acısını çok daha fazla duyacaktık. Nihayet Cahit Zarifoğlu’nda böyle oldu. O acıklı duygu hâlâ ağır basıyor. O zaman yazar, şair ve düşünce adamlarının sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu. Fakat bugün acımızı azaltan nedenler de görmüyor değilim. Doğrusu akşamdan beri, onun hakkında düşünürken, yazımı tasarlarken, başlığını: “Bir ölüp bin çoğalıyoruz” yazmayı da düşündüm. Üstat Necip Fazıl ile başlayan ve günümüze kadar gelen süreci, yazı ve düşünce hayatımızın geldiği yeri, yetişen onlarca şair ve yazarı düşündüğüm için böyle bir duygu da gelişti bende.

Hastalığı döneminde, adite yazı hayatının açğını kapatmaya çalışır bir duygu içindeydi. Sürekli yazmak istiyordu. Uzun uzun yazı/şiir tarzlı bir yazı türü geliştirmişti. Gerek Hece’de gerekse Yedi İklim’de son dönem yazdıkları bunun örneği.

Neyi yazdı, neyi düşündü? Zamana neyi bıraktı. Bedenin ve cismiyle ilgili olanın bundan sonra ne önemi var onun için. Çektiği acıların yumağında kıvrandı durdu bir ömür. Çile çekti.

Dalgınlıkları anlatılır, en olmadık zamanlarda bir şeye takıldığı, bir şeyin onu alıp götürdüğü, başını alıp gittiği, yapılması gerekenleri unuttuğu... Hayatı böyle. Birinde, bir arkadaşıyla buluşmak üzere randevulaştığı saate yakın Millî Gazete Ankara Bürosu'ndan çıktığında, sigarasını yakmak istediğinde, sigarasını yakmak için sırtını rüzgâra döndüğünde, işte o anda ruhunda gezinen hülyaların onu bir dünyadan kopardığını, rüzgârla birlikte savrulup götürüldüğünün, hülyalarının onu, bir başka dünyaya alıp savurduğunun resmi, tanımı. Niceleri var, bilinen ve bilinmeyen.

Hülyaların adamıydı. Daldığı ve kurduğu hülyalarda onun dünyasında bir kendisi bir de hülyaları var. Onu derinden sarsan olaylar. Hayatın zorluklarına çarptığında bile gene o hülyalarıyla yoğrulur, onlarla hemhal olur. Şiirini bu hülyalı dünyadan azar azar damıtarak sunar şiirseverlere. Damıtarak ve içli bir sese dönüştürerek.

Düşünce dünyasını kim anladı, kim bildi. Kenarda kalmış olmanın kurbanıdır düşünceleri de.

Hülyalar ile bir ömür yaşanır mı? Sürekli başı hülyalarda olmak insanı nerelere götürür? Başı bulutlarda olan ve bulutlara eren biri gibidir. Kimbilir ne yollar onu zorladı, çekti. Hülyalarının meczubu bir şair, bir düşünce adamı. O, hülyalarına kapıldığında ve salt onunla yoğunlaştığında her şeyi unuturdu. Bu, bir kusur mudur, bir özellik midir, düşünmek gerek. Bundan dolayıdır ki, ona ne tür yakıştırmalarda bulunulur. Milyarlarca insan, milyarlarca mizaç ve milyarlarlarca parmak izi. Bilmem kaç milyon yıldır yeryüzünde yaşıyor insanoğlu. Milyarları birbiriyle çarparsak ne kadar da korkunç bir rakam çıkıyor ortaya. Dünya tarihinin nüfusu. O zaman bir o kadar mizaç, bir o kadar da parmak izi ve gen. Alâeddin Özdenören de bunlardan biri, ama şiiri ve düşünceleriyle seçkinlerden.

*

Birgün, bir telefon, bana: “Haydarım sana bir şiir gönderdim, aldın mı?”

“Hayır ağabey gelmedi.”

“Nasıl olur?”

“Gelmedi.”

Daha sonra, o şiirini bir daha sordu. Kimbilir, belki o şiir hiç gönderilmemiştir. Belki o şiir onun belleğinde yazılmış ve oradan gönderilmiş diye bilinir. Belki, bir başka dergiye gitmiş de olabilir. Belki de onun hülyaları şiiri kendi ruhunda gezdirdi, onunla birlikte alıp bir yerlere götürdü.

Hayatının gizleri, maceraları, hülyaları hiç bitmedi onun.

O, sevdiklerini hastahaneye bekledi hep, gözleri onları aradı, bunu bilirim. Üzerinde hakkı olanları özellikle. Dostları bu tanıklıklarını kayda geçirecekler elbette. Gittiğimde bunu gördüm ve yaşadım.

Hastahanede kendisini ziyaret ettiğimde: “Dergideki bu bayan yazarlar gerçek midir, erkeklerin müstearları mıdır?” diye sordu. Bunu daha önce de arkadaşlara söylemiş. Yasin de; "Ağabey bu arkadaşların bir kısmının öykü kitapları çıktı." demiş. Mihriban İnan Karatepe, Selvigül Kandoğmuş Şahin ve Münire Daniş. Bir sürü arkadaş var kitaplaşmayan.

Ben: “Ağabey bu sosyolojik bir sonuç. Kızlarımız okumaya başladıklarından beri büyük bir çıkış yakaladılar. Başörtülü ve kişilikli olarak üniversitelere girdiklerinden beri, karşı tarafa olan üstünlüklerini ortaya koymak için çok yoğun okuduklarını, yazı yazdıklarını, sebat ettiklerini, günümüz erkekleri gibi olmadıklarını... Günümüz genç delikanlıları çok ilgisiz malesef. Bir de 28 Şubat ile hayatın dışına doğru itildiklerinden daha da azmettiklerini” belirttim. Sevindi.
l-----------------------------------------------




Alâeddin Özdenören şiiri - Hüseyin Karaca

Alâeddin Özdenören şiiri, şiir dilinin dönüştürülemezliği üzerine kurulu gibi görünüyor. Dış dünya argümanlarını kullanırken de aslında bunlar dışa dönük bir betimleme değil, içe dönük bir tahlil ve bizi iç yaşantıya çekiyor. Bu yüzden, içe dönük bir şiir, Alâeddin Özdenören şiiri.

“Diyorum bu kentin ipleri kimin elinde

Diyorsun elleri olmayanların elinde.

Diyorum ağaçlar neden büyütür acıyı. Sanki neden.

Diyorsun hiç savaş sağlanır mı savaş vermeden.”

Bunlardan hareketle şairin ölüm karşısındaki tavrını da çıkarabiliriz. Zaten peşinen söylüyordu, “cebimde ölümüm” diye. Çünkü hiçbir zaman bu dünyaya itibar etmemiş, bel bağlamamıştır şair. Ölümü “her zaman tatlı ülke” olarak gören Rilke'nin dediği gibi, dünya “sessizlik içre olgunlaşan bir söz gibidir.” ve “Burda ölüme uysal bir sal sırtında geçilir.” “Ölümlü olan uyumlu olamaz.” Bu dünyaya uyum sağlayamaz. Şairin yaşadığı en büyük acı da budur işte. “Ben de biliyorum / Uygun olmadığımı / Bu dünyaya.” Uyum gösteremediği bir dünyada yaşamak, yabancısı olduğu bir yere misafirliğe gitmeye benzer. İnsan sürekli diken üzerinde oturur ve "Onun içindir ki ölüm / Denizin doğurduğu eşsiz dalga" gibidir.

Özdenören şiirinin teknik yönüne baktığımızda ise şiirin imkan sınırları çerçevesinde dilin özgün kullanımının öncelediğini ve önemsendiğini müşahede ediyoruz. Şiirin Geçitleri'nde, “Büyük şair (...) dil engelini aşabilen insan”dır; diyor Özdenören. Kişinin söyledikleri, yapmak istediklerinin izharı ise Özdenören'in şiir hakkındaki düşüncelerini mezkur eserinden ve kısa süre de olsa Ünlem dergisinde yaptığı şiir tahlillerinden çıkarabiliriz. Uzun uzun alıntılamak yerine tüm bu yazdıklarından genel bir çıkarım yaparsak, iki temel düşünceye ulaşırız. Birincisi dil engelini aşmak, ikincisi de buna paralel ve aynı zamanda bağlantılı olarak kelime seçimi. Bu unsurlar, yukarıda 'şiir dilinin dönüştürülemezliği' dediğim noktanın teknik altyapısını da oluşturuyor aynı zamanda. İç'e dönük şiir, öz'cüdür. Dolayısıyla bakışlarını dışa değil içe yönelten şair varlığın yansımalarına ve tezahürüne takılmaz, onların öz'üne iner.
-------------------------------------------------






Kalbim Sağ Yanımda - Mustafa Miyasoğlu

Alâeddin Ağabeyin adını ilk olarak 'Kalbim Sağ Yanımda' adıyla Diriliş'te yayınlanan şiiri ile tanıdım. Rasim Bey'in ikizi olduğunu öğrenmek şaşırtıcı oldu. Fakat şiirin bazı mısraları bir zaman dilimdeydi.

Bu şiirden onbir yıl sonra, Yeni Devir gazetesinin beşinci sayfasında aynı sütunu paylaştık. O hafta sonlarında, ben de hafta içinde köşe yazıları yazıyorduk. Bir akşam Akif İnan rahmetlinin evinde karşılaştık. Sanki ezelden tanışır gibi, hiçbir takdime gerek olmaksızın konuştuk.

Son görüşmemiz, yine Akif İnan'ı anma toplantısında olmuştu. Dalgındı, unutkanlıktan yakındı, ama ruhen akraba olduklarını unutmadı. Şiir Geçitleri adlı kitabında, Cahit Zarifoğlu ile Akif İnan'ın şiirlerini çözümlemeye çalıştı. Hece ve Yedi İklim dergilerinde, kendinden sonraki gençlerin şiirleri üzerine yazılar yayınladı.

Hece dergisi onunla ilgili özel bir sayı yayınladığında, Ali Haydar Haksal'ı arayıp Alâeddin Özdenören Özel Sayısı'nın âkıbetini sordum. "Yakında," dedi. Evet, haketmişti bunu.

Trafik kazasında kaybettiği oğlu Kerem için çok yanmış, pek çok şiir yazmıştı. Şimdi oğluyla beraber oldu, Hakk'ın rahmetine kavuştu. Rasim Bey'le yakınlarına başsağlığı dilerken, dilimde onun şiir adı olan bir mısraı:

"Kalbim sağ yanımda"...
v