YASEMEN DİYARINDAN (Tunus Hatıraları )
Dr. Said DAĞDAŞ-Ümran 2003 - (saiddagdas@yahoo.com)
 
     Hatıratımda, 2003 yılı sonunda Tunus’a yaptığım seyahatte edindiğim intibalarımı okuyucu ile paylaşmak gerektiği öngörüsüyle hareket ettim. Açıkçası Tunus’u biraz fazla merak ettim. Okuduğum her kaynak bende daha fazla merak uyandırdı. Tunus, Eski Osmanlı vilâyetimiz. Bizden bir parça...

     Endülüs İslâm Medeniyetinin tohumlarının atıldığı, bizim lisânımızdaki karşılığıyla “bir akıncı üssü”... Tarık bin Ziyad, El-Kayrevan şehri, Barbaros, ünlü İslâm düşünürü İbn-i Haldun 2, Fransa’dan bağımsızlığın sonrasında ise Habîb Burgiba, Raşid el Gannûşî bende derin izler bıraktı.

     Tunus kanaatimce biraz bizim anavatanımıza, topraklarımıza benziyor. Şimdi olmasa bile geçmişte üretken topraklar... Hem insanıyla, hem toprağıyla... Anadolu yarımadasının dünya medeniyetlerinin beşiği olarak üstlendiği işlevi, Tunus da Mağrib diyarında kendi çapında dar kapsamda yerinde getirmiş. Orası da bizim toprağımız gibi Akdeniz’e bir “kısrak başı” gibi uzanıyor. Onlar Afrika’dan, biz Asya’dan, eski Kıt’adan...

     Meramım, yazılanlardan kendi çapında farklı, güncel bir hatırat ortaya koymak. Kalemimin karaladığı, ardından parmaklarımın bilgisayar klavyesinde yazıya döktüğü bu cümleler, bir müslüman Türk’ün Mağrib diyarındaki bir haftalık serüveninden 3 oluşuyor.

Okuduğunuza değmesinden duyacağım haz, kazanacağım ödüllerin en değerlisi olacaktır.
1-7 Aralık 2003, Ankara.



TUNUS hakkında kısa bilgi notu:

Bağımsızlık tarihi: 20 Mart 1956 (Bağımsızlığını Fransa’dan geri almıştır.).

Resmi adı : Tunus Cumhuriyeti. (Mağrib Arab Birliği üyesi,)

Yüzölçümü : 163 610 km2,

Nüfusu : 9 800 000 (ANONİM, 2004 a),

Başşehri : Tunus (880 000 (1995 yılı sayım sonucu)). Toplam nüfusun yaklaşık onda biri.

Önemli şehirleri : El Kayrevan, Bizerte, Cundûbe, Sûse, Sefakis, Nabul, Gabes, El Hammamet4.

Resmi dini : İSLÂM,

Resmi dili : Resmi lisanı Arabçadır. Fransızca yaygın olarak kullanılır. Bütün resmi muameleler iki lisanla yapılır. Makaleler Arabca ve Fransızca yazılır (SIRMA, 1985, s. 73, 74; ANONİM, 1990, s. 218),

Nüfus yapısı : % 98 (sünni müslüman (Malikî) Arab), % 1.5 (sünni müslüman Berberi) ve % 0.5 (çoğunluğu Fransız ve İtalyanlardan oluşan azınlık). Tunus halkının Berberilerle Arabların karışımından ortaya çıktığı da ifade edilmektedir. Türklerden geriye kalanlar ise büyük ölçüde isim ve soy isimleri olmak üzere sokak ve cami adlarında kullandıkları Türkçe ifadelerdir. Siması Türklere benzeyen Tunuslular özellikle başkent Tunus ve El Kayrevan’da belirgin biçimde gözlemlerimizde fark edilmişlerdir.

Para birimi : Tunus Dinarı (ANDI, 1993, s. 417, 418; ANONİM, 1998). 1 Amerikan Doları= 1.224 Tunus Dinarı (5.12.2003).

Sempozyumu tertip eden INRGREF’in tanıtımı: Tunus “Kırsal Kalkınma, Su ve Ormancılık Milli Araştırma Enstitüsü”nün Ormancılık Araştırmaları Bölümü, 1968’de kurulmuştur. Asıl kuruluş; sadece Ziraî Araştırmalar adı ile bağımsızlığın hemen sonrasında 1960’da açılmış. Ormancılık araştırmaları bölümünde halen yaklaşık 20 mühendis çalışmaktadır. Fransa’daki INRA (Fransa Milli Ziraî Araştırmalar Enstitüsü) benzeri bir yapılanma mevcuttur.



BİR GELİN BEYAZDIR, BİR DE TUNUS...

1, 3 Aralık 2003, Tunus-El Hammamet


İSTİSNASI BAYRAKLARI!

bayrak     Tunus-Kartaca Havalimanına inerken gözlerimizin tanıştığı hakim renk beyaz... Evler çatısız, duvarlar bembeyaz. Başka renge geçit yok. Daha da alçalırken belirginleşen, gözümüze çarpan bir diğer ana renk ise Tunus bayrağının alı. Al Bayrağın tıpkısı. Hatta aynısı diyesim geliyor.

     Beyaza donanmış Tunus şehrine hakim olan gürültü ve keşmekeş, beyazın hayata hakimiyetini biraz gölgeliyor. Hatta örseliyor.

     Ancak Tunus’un en önemli turizm merkezlerinden birisi olan El Hammamet’e vardığımızda beyazın hakimiyeti tartışılmaz hale geliyor.

Sahildeki bu güzel turizm cennetinde yollarda palmiye ağaçları ve arokaryalar caddelerde bolca kullanılmış.

Bazı yerlerde de demir ağaçları var Adana’da, Mersin’de olduğu gibi (Resim 1).




“ESSELAMÜ ALEYKÜM...”

4-5-6 Aralık 2003, Bey Camii (El Kayrevan), Tunus-Filistin Meydanı

     Camilerine gittim. Ziyaret ettim. Sosyal hayatı öğrenmenin en kestirme yollarından birisi de cami cemaatiyla birlikte olmak. Eğer Tunus şehrinde iseniz şehrin Medine’sine, Zeytuniyye Camisine, El Kayrevan’da iseniz yine şehrin Medine’sine uğrayınız. İnsanları, hayatın akışını büyük ölçüde akıl yapışkanınıza-hafızanıza nakşedebilirsiniz.

Malikî mezhebini takip eden Tunuslu müslümanlarla aynı cemaattayım. Saf safa. Her Fatiha bitiminde yüksek sesle “Amîn” diyeceklerini tahmin edebiliyorsunuz herhalde. Tahiyyattayız... Ne yapayım, gözüm ilişiyor. Ettehıyyeetü’yü okurken yanımdakilerin sağ işaret parmakları kıpırdıyor. Ama ne kıpırdama!. Durmadan, “tabanca tetiği çeker gibi” kıvrılan, kıpırdayan işaret parmağı epey bir müddet sonra öne, kıbleye doğru uzanıp sakinleşiyor!... Bu tarz, Allah’ın varlığını, birliğini tasdik işareti benim için bir ilk. Biz Hanefîler yalnızca “Eşhedü...” derken uzatırız işaret parmaklarımızı. Şehadet biter, “ONAY” da biter. Herkes de tatbik etmez bu sünneti. Ama; “tetiği çekme işi” Tunus camilerinde sanki namazdan bir rükün. Bir başka ayrıntıya devam edelim: Son tahiyyattayız. İmam sağa selam veriyor. “Esseleemü aleyküm!”... Selamın ikinci halkası için, sola doğru başınızı sessizce selam vererek döndürüyorsunuz. Ama imamın sesini duyamıyorsunuz. İmam efendi namazı “Esseleemü aleyküm”le bitirmiş de haberiniz yok. Hangi camiye gittim, hangi cemaate katıldı isem Esselemü aleyküm... ile namazdan çıkılıyor. Ardından cemaatin büyük kısmı dağılıyor. Tesbihat da yok. Tesbihat olmayınca doğal olarak tesbih sayısı da çok az camilerde. Tesbihlik falan görmedim.

     Yine camilerden bir diğer ayrıntı da şu: Mihrabın sağında ve solunda yalnızca Allah (cc) ve Muhammed (sav) lafızlarının yazılı olduğu küçük levhalar var. Dört halifenin ve peygamber torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in isimlerinin yazılı olduğu levhalar, gördüğüm camilerin hiçbirisinde mevcut değil. Yalnızca El Kayrevan’daki Bey Camisinde Esmaül Husna’nın ayrı ayrı levhalara yazılmış şekilde olduğunu gördüm.


“EZANLAR! ŞEHADETLERİ DİNİN TEMELİ...”

     Yeryüzünde şimdiye dek duyduğum en güzel ezanlar nerede dersiniz. Adresi belli: Azîz İstanbul...
Ya sonra? Türkiye, Türkiye’nin şehirleri, hatta köyleri. Ya da Türklerin yaşadıkları beldeler.

     Tunus’da hayatımda duyduğum en kötü okunuşlu ezanları dinlediğimi söylediğimde abarttığımı düşünmeyiniz. Bir kere “Tekbir”den sonraki ezan cümleleri tek bir kere okunuyor. Bendeniz gibi alışık değilseniz nakaratsız ezanlara, garip gelebilir size de. Nakaratsız ezan okumak, ezana sesin ahengini vermeyi de zorlaştırıyor açıkçası. Tunus ezanlarını dinlerken, ezanda aradığım zevki bulamadım doğrusu.
Ayrıca, Türkiye’de camilerimiz daha fazla. Ya da bana öyle geldi. Ama yalnızca ben değil, arkadaşlarım da aynı görüşteler. Namaz vakitlerinde öyle ezan sesi yoğunluğu artacak diye boşuna beklemeyin. Çok nadir duyuyorsunuz ezanları Tunus’da.

     Bendeniz İstanbul’da okumuş, anamın ifadesiyle “yedi yılını bu aziz şehirde yetirmiş” bir Türk’üm. Nuruosmaniye’yi, Beyazıd’ı, Sultanahmed’i, Fatih’i, Eyüb’ü, Erenköy’ü bilirim. Ya da Denizli’nin Yeni Camisinde dinlediğim mübarek muştuyu, onun güzelliğini nasıl unuturum? O muhteşem ezanları dinlemek keyfini hâlâ yaşarım. Nerde İstanbul, ya da Ankara-Maltepe Camisinin, Kocatepe’nin ezanları, nerde Tunus’da duyduğum sönük, donuk, nakaratsız, heyecansız ezanlar? İnançsızlığın en karanlık gecesini bazen güzel bir ezan sesinin dağıtması mümkündür (Kemal Ural’a atfen ÖZKAN, 2004, s. 18). İstanbul’un kıymetini biliniz. “Dinin temeli olan” ezanı/ezanları en güzel okuyacak, kanaatimce yeryüzünün en değerli hafızlarının yetiştiği ülkemizin Kuran-ı Kerim kurslarınıza sahip çıkınız. İmam-Hatip Liselerinizin/Liselerimizin boşaltılmasına seyirci kalmayınız.



ŞAPKALI POLİS DEVLETİ

3-7 Aralık 2003, Tunus-El Hammamet

     Beyaz nasıl yozlaşıyor biraz anlatayım. Tunus her ne kadar beyaz rengin hakim olduğu bir şehir dediysem de o kadar da değil. Polisler ve askerler hâlâ, benim hayal meyal hatırladığım 1960’lı yılların Türkiye’sinde olduğu gibi klâsik şapkaları ile göze çarpıyor. Polisleri bu modası geçmiş şapkalarla görmek, pek hoşuma gitmedi. Şimdiye kadar Türkiye dahil hiçbir ülkede görmediğim miktarda, km2’ye düşen asker ve polis sayısının daha fazla olduğu bir başka ülke hatırlamıyorum! Bir de şapkaları yok mu... Her köşede, her yol başında, her istasyon girişinde, “baba taşı5” gibi yol boyunca sizi durduran bir sürü polis. Polisi gör, kaç km yol aldığını tahmin et... O nedenle bu bölüme adını koymak zor olmadı. “Şapkalı polis devleti!”.
beceye hoşgeldiniz
İyi de, neden? Bu kadar polisi gören bir misafir ne der? Ben diyeceğimi geri alamıyorum. Baskı ve sindirme varsa bir memlekette, bunun en açık, en bariz yansıması dışarıda, günlük hayatta haddinden fazla istihdam edilen polis ve askerlerdir. Bu bir tahmin gibi gelebilir sizlere. Hayır, tahminden de öte. Çünkü bu yazıyı kaleme alırken önemli bir sorumluluğum var okuyucuya karşı... Yazdıklarına güven duyulan, hatadan, yanlış bilgi vermekten kaçınan, emîn bir kalem sahibi olarak anılmak tek amacım.” Bizzat bir haftalık Tunus gözlemlerimle yukarıdaki iddiamı destekleyebiliyorum.

Tunus’lular susturulmuş bir kalabalık gibi sanki...

Artık eski reîs Habib El Burgiba’dan hiçbir işaret yok bir dinarın arka yüzü haricinde. Nerde bir portre, bir resim varsa, yalnızca cumhurbaşkanı Zeynel Abidin bin Ali’nin. Hatta bir resmin altında mesela şu Arabça ifadeler yazılı:
“Er Reis el Mahbûb Zeynel Abidin” (Sevgili Devlet Başkanı Zeynel Abidin)!!!...



HER ZAMAN BATI GELİŞMİŞ DEĞİLDİR!!!

4 Aralık 2003


     Tunus’da sempozyum sonrası ekibimize büyük kolaylık gösteren Kırsal Kalkınma, Su ve Ormancılık Mili Araştırma Enstitüsü (INRGREF)’ne çok teşekkür ediyoruz.


     Sempozyum bitiminde Tunus’un gelişmiş doğusundan, 50 yıl geride kalmış Cezayir sınırına yakın ormanların yoğun olduğu bölgeye gidiyoruz. Türkiye gibi arazisi aşırı engebeli bir ülke değil Tunus. Tatlı bir plato görünümünde. Ancak kuraklığın, aşırı kuraklığa yakın derecede belirleyici olduğu yol boyunca yaptığımız gözlemlerde göze çarpıyor.


Tunus’un en önemli akarsuyu olan ancak suyu yok denecek kadar az olan Mücerrede ırmağını nihayet gözlerim odağa alıyor. Ama suyu yok denecek kadar az. Çünkü okuduğum bilgilere dayanarak Tunus’un en önemli akarsuyu üzerindeyim. Mücerrede ırmağı yanında, Ankara çayı kükrüyor sanki!

     Devam eden yolumuz bizi tipik dört köşeli minaresiyle sağda adını verdiği köyün içine, solda kendisini, Vadizzerga gölüne götürüyor. Bereketli bir araziden geçiyorum.


     Tunus’dan Bece’ye kadar toplu orman alanları/parçaları göremiyorsunuz. Yol boyu gözüme ilişen koyun sürüleri ile ya fesli, ya da sarıklı olduklarını gözlemlediğim çobanları gözüm ısırıyor.

    Yalnızca ana yol boylarında değil, yağış arttığı için olsa gerek; talî köy yollarında da, yaşlı fıstık çamı siluetini-şemsiyeyi andıran Okaliptuslardan oluşan ağaç sıralarını görüyorum.

     Ve nihayet yolumuzun üçte ikisini tükettiğimiz Beje kasabası. Orası da beyaza donanmış. Yamaçlara kurulmuş, sizi şehrin girişinde karşılayan kanatları yarı açık üç leylekten oluşan Bece’ye Hoşgeldiniz heykeli (Resim 2).






    Cezayir sınırına doğru ilerleyen yolumuz üzerinde giderek insan baskısı azalmış, nisbeten sağlıklı Mantar meşesi ormanlarını gözlüyorum. Yükseldikçe beynimin sarkaçlarından aşağıya düşen cümle şu: “Burada “Mantar gibi” biten Mantar meşesi (Quercus suber L.) ormanları var!. Yer yer bozuk alanlarda Tunuslular iğne yapraklı hızlı gelişen çam türleriyle ağaçlandırmalar yapmışlar Mantar meşesi ormanları içinde. Bu ormanları ziyaret ederseniz kış gününde alışık olmadığınız iki belirgin fark görüyorsunuz. İlki; Aralık’ta yaprağını dökmeyen yemyeşil meşe ormanları. Her yer yemyeşil... Bir diğeri belli aralıklarla istiflenmiş Mantar meşesi kabuk yığınları

     Bir başka dikkat çekici nokta karşımda: Yolun solunda Mantar meşesi ağaçları arasında 1920’de Fransızların inşa ettiği hâlâ kullanılan Avlanma Sahası’nın binası. Mesleğimle ilgili gördüklerim, okuduklarımı pekiştiriyor. Seviniyorum.

    Ancak aynı zamanda üzülüyorum. Neden mi? Dağ köylerinin hayatla mücadeleleri çok zorlu. Baktım ki boyunduruğa bağlı önde bir at (Köroğlu), bir de yanda “ayvaz”-eşek. Arkalarında pulluk da değil, karasabanla tarla süren, ekim yapan, başında poşusuyla Muhammed!

     Bir o değil, geniş yamaçlarda tarlalarını süren Muhammedlerin hepsi karasabanlı. Bunu hazmedemiyorum. Hani traktörün girmesine değmeyecek küçücük bir bahçe olsa neyse diyeceğim. Ama tarlalarda ekim yapan, 1341’li (1925’li) rahmetli anamdan dinlediğim dedemin, babamın ve çiftçi arkadaşlarının ekim yaptığı günleri hatırlatan tarzda çalışan insanlar. Hatta gençler. Tunus’un hem de en batısında, Tunus’un görebildiğim en hantal, en geri kalmış yüzü sırıtıyor. Tunus’un yarısını oluşturan güneydeki çölü, çöl hayatını görmedim. Uçurumun bu kadar hasını ilk kez görüyorum. Orman varlığının en yüksek seviyede olduğu bu “bol yağışlı çöl”de çocukluğumun Türkiye’sinde bile anamın, babamın kullanmadığı karasabanı hâlâ kullanan Muhammed! Sana üzülüyorum. Seni o koşullarda bırakan zihniyeti de sorguluyorum. Resimlerini daha fazla bastırıp asmaya utanıp utanmadığını sormak istiyorum. Karasabanı görünce beni karabasanlar bastı. Başka ne diyeyim efendim?

     Ankara Metrosunda yakında bir sergi açılır ve ismi de şöyle konulabilir: “Karasabanı bilir misiniz?” Belki görünce sizler de tekrar karasabanı müzelik resimlerde hatırlarsınız...

     Tunus’un batısında, Mantar meşesi ormanları içindeki köylerde yaşayan insanların en önemli geçim kaynağı Mantar meşesi kabuklarını Orman İşletme Müdürlükleri için toplamak, küçük baş hayvancılık yapmak ve ormandan açılan arazilerde karasabanla çiftçilik yapmak. Bunların dışında geçim kaynağı yok.



HURMA NEREDEN ALINIR?

4 Aralık 2003


     Bece’de hem sigara hem yemek molası veriyoruz. Sağolsun şoförümüz sigara tiryakisi Beşir, arabada sigara içmiyor. Ama arabadan iner inmez sigarası ağzından düşmeyen, benim bazen Arabça öğrenmek için tekrar tekrar (Tekellem ye ahî!) sorarak dinlediğim şoförümüz, bizi insan kaynayan bir sokağa götürüyor. Semt pazarına... Girdiğimiz lokantayı beğenmiyoruz. Orada yiyoruz Allah ne verdiyse ama, bir daha kolay kolay lokantaya girmem diyorum kendi kendime. Oldukça kirli ve hizmet anlayışı, döküntü.

     Pazara giriyoruz. Hurma satan delikanlıya yanaşıyorum. Kilosu 2,300 dinar ama hurmaları gösterişli. Alıyorum, alıyoruz hepimiz birer kilo. Yol boyu hurmaya devam. En lezîz, en güvenilir gıda... Tunus’a döndüğümde, hele daha güneydeki El Kayrevan’da daha iyisini bulurum ümidiyle almayı ihmal ettiğim hurmaların hepsinden, Beje’de gördüğüm hurmalar daha iyi, daha kaliteli, yine anamın lisanıyla “el içine çıkacak cinsten” olunca eyvah diyorum. Neden Beje hurması almadım???



BOL YAĞIŞLI ÇÖL!!!

4 Aralık 2003

     Doğal Mantar meşesi ormanlarını ve ormancılık araştırma deneme sahalarını gördüğümüz Ayn Dirahem’den dönüşte, ikindi vakti girmek üzere. Biz de, şoför de yoruldu. Kulağıma ezan sesi geliyor. Önceden demiştim. Tunus’da, Türkiye’deki ezanları özlersiniz diye... Yine öylesine bir ezan. Nakaratsız, özensiz, hazırlıksız bir ses tonuyla ilan-ı Allahu ekber! El Gûse adlı köyün minaresiz camisine yanaşıp duruyoruz. Abdest için suya koşuyorum. Görünürde, artık sizlerin unuttuğu toprak su bardakları var çok sayıda. Ama hepsi boş. Çeşmeler tıs... Cemaatten ince anlayışlı bir köylü anlıyor durumun vahametini. Elinde su bidonu. Derdimin dermanı... Camiden gelip bana veriyor. Abdestimi alıp cemaate yetişiyorum. Yağışı bol bir bölge ama su yok. Çöl güneyde değil, bol yağış alan bu küçücük bölgede, bozuk Mantar meşesi ormanlarının yakınındaki köyde, köylerde maalesef. Hâlâ 1960’ların Türkiye’sindeki köylerin altyapısı mevcut...


     Bütün amacım hayatı halkla birlikte yaşayıp daha iyi öğrenmek. Namazın sonunda yine aynı Esselemü aleyküm... Sonrası dağılma vakti. Tek selâmla çıkılan namazın sonunda tesbihat yok çünkü. Türk olduğumu söylüyorum. Ardından meşhur cevab: “Şerafnee!”. Ama yine kirli insanlar, yine hasırlardan oluşan cami yazgıları üzerinde vişne rengi fesi ve ihrama benzeyen kıyafetiyle imam efendi selâmı verince cemaate dönüp bağdaş kuruyor. Sofraya oturur gibi... Yalnızca konuşuyorlar. Tesbihat bize has efendim. Bu namaz bitirme faslı her yerde aynı.

     Din-i İslâm’ı bu kadar sarsıntıya, yıkıntıya rağmen daha güzel yaşadıklarını gördüğüm Türkiye’yi, insanımızı özledim. Biz Türk milleti bir başkayız efendim. Osmanlı bakiyesinin göbeğinde oturmak boşuna değil. Tohum bizde. Çimleneceği toprak da bizde...





SEYYAR MİNBERLİ CAMİLER DİYARI

1-5 Aralık 2003, Tunus, El Kayrevan

     Tunus’la ilgili hiç unutamayacağım bir diğer hatıra efendim, seyyar minberli camiler! Sırma hocamızın Tunus’daki öğrencilik hayatını anlattığı hatıratında da dile getirilmiş seyyar (müteharrik) minberli camiler (SIRMA, 1985, s. 45, 46). Tunus’un ziyaret ettiğim camilerinde minberlerin seyyar olduğunu gördüm. Cum’a namazı bitince raylar üzerinde mihrabın sağ tarafında kıbleye doğru dehliz gibi açılan bölüme ya da caminin gerisinde, sağda yer alan bölüme alınıp götürülüyor. Bir hafta sonra tekrar Cum’a hutbesi için mihrabın sağına getiriliyor.

     Hayret! Gördüğüm bir tek camide sabit minber gördüm. Onun da adı, hem de Türkçe: “Bey Camii”. El Kayrevan şehrinin Medine’sinde inşa edilmiş bu camide eda ettiğim akşam namazında gördüm. Ve şaşırdım. Sabit, Türk tarzı Cuma minberi... Acaba yönetici konumdaki Osmanlı Beyi yaptırdığı için mi bilemem. Ama ahşap minberi sabit...Ne kadar cami gördü isem hepsinde kıbleye doğru uzatılmış bölümde “Cuma’dan Cuma’ya” küçücük rayları üzerinde çıkartılan minberler mevcut. Bana ilk kez gördüğüm için ilginç geldi, sizi bilemem.

     Bir diğer ilginç not yine bu camiden; Bey Camisinden... Beni yalnız bırakmayınız. Okumaya devam ediniz! Akşam ezanı okunmak üzere. Ben de diğer çoğu genç, namaza gelen cemaat gibi bekliyorum ezanı. Farkım var diğerlerinden. Ben ilk kez bulunuyorum bu camide. Antenlerim6 ve gözlerim her ayrıntıyı yakalamaya son derece istekli. Bir de ne göreyim. Müezzin, bizim camilerdeki vaiz kürsüsünden, oturarak akşam ezanına başlıyor. Allah Allah diyorum. Ezan bitiyor. Akşam namazı pek geciktirilmez. Hemen cemaate durulur malûm. Ama burası Tunus. Birşeyler farklı.

     Yaşlı müezzin kürsüde birşeylerle meşgul olmaya başlıyor ezan bitince. Yanına gidiyorum özellikle. Bir de ne göreyim. Eline almış yasemen tomurcuklarını, incecik kesilmiş çubuklara diziyor. Bitince demet yapıp bağlıyor. Demetin yarısını bitirdi. Belki 10-15 yasemen dizdi demette. Başka bir ifade ile beş dakika geçti. Artık namazı kılalım!... Öne geçti. Nakaratsız, donuk bir kamet getirdi. Birisi geçti imamete. İmam sandım ama değilmiş.

     Yine bir ilginç not daha aktarayım sizlere. Devam ediniz. İmamete geçen sakallı, orta yaşlı Tunuslu Fatiha’yı okurken kulaklarımı tırmalayan bir sesle irkiliyorum. Elhamdü rillehi rabbil alemîn. Yine Allah Allah diyorum. Tunus’da, ana dili Arabça olan bir müslüman diyarında imam belirgin, bariz hata ile kıraatine devam ediyor. Sabrediyorum. Ben mi yanıldım. İkinci rekatte yine aynı fahiş kıraat, fahiş hata.... Elhamdü rillehi rabbil alemîn.

     Dayanamıyorum. Namaz bitince cılız Arabçam ile yanına gidiyorum. “Heeze hata!” diyorum. Hatasını Allah’dan kabul ediyor. Dediği cümle size de yabancı gelmeyecek eminim. Ben katılmıyorum ama cevabı şu: İnnemel a’meelu bin niyet (Ameller niyetlere göredir!)!”



KÖŞELİ MİNARELER, KÖŞELİ KAFALAR

1-7 Aralık 2003, Tunus

    Camiyle henüz dostluğu pekişmemiş olanlarınız olabilir. Tunus’a has (en azından gördüğüm ilk müslüman ülke olarak bu iddiam geçerli) seyyar minberleri ancak cami ile ünsiyeti-yakınlığı olan, erken davranan müslümanlar bilir. Fark eder. Ya dışarıdan bakınca nedir bir diğer farklılık dersiniz? Köşeli minareler... Kurşun kalem misali göğe uzanan İstanbul’la özdeş Türk tarzı minareleri artık hiç göremiyorsunuz Tunus’da. Alçak boylu, kalın duvarlı ve dört köşe minareler...

     Bir diğer farklılık da “Köşeli kafalar!” Neden mi? Elinizdeki kamera ile Tunus’da resim çekerseniz (özellikle camide) soluğu Emniyet’te alırsınız. Ama bilginin yıkamayacağı duvar yok! Orman mühendisi olan meslekdaşlarım dünyayı okuyan insanlar. Korku, endişe yok onlarda. Onlarla herşeyi, her farklılığı konuşabilirsiniz. Çünkü yüksel tahsil yapmışlar. Hem de yurt dışında.



VE TUNUS...


     Tunus’da kaldığımız Nablus Oteli, Filistin Meydanına çok yakın. Yaklaşık 100 m. Bir yanda sabahın köründe hizmete başlayan tramvayların yoğunluğu, bir yanda tipik beyaza boyanmış meydan camisi, bir yanda her sabah istisnasız en erken açılan ve yalnızca kahve bulunan kahvehaneleriyle bu bölge tam bir uğrak yeri. Filistin Davasına destek vermek için olsa gerek: Filistin Meydanı, Nablus Sokağı, Nablus Oteli, vb. Filistin şehirlerinin isimleri etrafta çok... Yine Tunus caddelerinde dolaşırken bir başka sokağın adı dikkatimi çekiyor: Lenin Sokağı. Bu adlandırma, “kendine Fransızlaşmanın” bariz bir örneği kanaatimce.

     Tunus’un Bab el-Bahar adı verilen Kapalı Çarşısına giriş yeri ve içeride kalan Zeytuniyye Camisi bu ülkeye gidenlerin uğramasını önereceğim mekânlarından. Bir de Tunus’un ana pazar yerlerinden bir mekânı var merkezine doğru. Burası da kaliteli hurma alacakların uğramasını önerdiğim bir pazar yeri.

     Tunus caddelerinde dikili ağaçları, kış aylarına girmemize rağmen yemyeşil gördüm. Ama ağaçların çoğunluğu ya yaprağını dökmeyen yapraklılar (Akasyaya benzeyen ağaçlar, Sahra inciri (Figus mutida), Manolya, vb.) ve özellikle camilerde ve mezarlıklarda daha çok gözüme ilişen Mezarlık servileri. Hepsi de yemyeşil. Bu nedenle, Aralık ayında caddelerde yürürken yaz mevsiminde olduğunuz zehabına kapılabilirsiniz.


     Şehir merkezinde iki eski kilise var, gördüğüm. Ama dıştan bakınca, gayrimüslim olduğunu düşündüğüm kimseyi görmedim. Belki de Fransızlardan kalmadır. En düzenli caddesi, sanki havayoluna uzanan cadde Tunus’da. Böyle de olmalı. Bir diğer önem verilen cadde de Fransız Büyükelçiliğinin bulunduğu mekân. Fransızlar yalnızca dilleriyle değil, kültürleriyle de hakimler Tunus’da. Devletin yaptırdığı bir diğer kilise de Tunus körfezinden Sidi bu Said’e giderken gördüğümüz kilise. Resmî bir bina. Önde fesiyle, şimdiye dek gördüğüm tek Habîb Burgîba heykeli. Sağında cami, solunda kilise. Neden acaba?. Hiç kimseye sormadım. Ama daha yeni yapılmış, hâlâ iskeleleri üzerlerinde. Geniş bir mekanda sahil kıyısında...

     Dünyaya açılan kapı, kapılar “dört dörtlük” olmalı. O nedenle, özellikle Ankara-Esenboğa güzergâhını düzenleme gayretlerini çok yerinde, akıllıca bir girişim olarak görüyorum. Önceki yıllara göre Esenboğa yol güzergâhı Ankara Büyükşehir, Keçiören ve Pursaklar Belediyelerinin çalışmalarıyla daha da güzelleşti. Göz zevkimizi okşuyor yapılanlar.

     Camilerde bir başka dış görünüş farkı yemyeşil manolyalar. Şehirde gördüğüm büyük, merkezi camilerin önünde (mesela Fetih Camii) sağlı sollu yaşlı manolyalar görebilirsiniz. Bizim Osmanlı çınarları gibi camilerle özdeş bir ağaç türü manolya.

     Yine camilerden bir ayrıntı. Filistin Meydanındaki camide sabah namazındayım. Cemaat farzını kılıyor. Caminin gerisinde, sanki ilk bakışta müezzinlermiş intibaını veren üç tane yaşlı hanım. Namazlarını kılıyorlar. Herkesi görüyorlar, herkes de onları görebiliyor. Diğer vakit namazlarında da büyük camilerde arkada, perdesiz mekanlarda namaz kılan hanımlar görülebiliyor. Küçük camilerde rastlamadım.



EL KAYRAVAN: “İSLAM’IN TUNUS’DAKİ AKINCI ÜSSܔ

6 Aralık 2003, Sidi bu Ali, El Kayrevan

     Dönmeden bir gün önce yine yoldayız. İslam’ın Kuzey Afrika’daki akıncı üssü olan şehre, El Kayrevan’a gidiyoruz. Hatta yalnızca Kuzey Afrika için değil, Endülüs’e açılan ilk kapı da El Kayrevan. Çünkü; Tarık bin Ziyad’ı gönderen İslam komutanı onu El Kayrevan’dan göndermiş Endülüs’e.

      Güneye doğru inerken Tunus’un en zengin meyveliklerinin bulunduğu verimli arazilerden geçiyoruz. Zeytinlikler her yeri kaplamış. Tarlaların arasında yer yer rüzgâr perdesi gibi işlev gören Mezarlık servisi sıraları var.

     Sidi bu Ali’ye gelmek üzereyiz. Önce şehrin girişinde yolun sağında ve solunda yaşlı Okaliptusların ana silueti oluşturduğunu belirtmeliyim.Sidi bu Ali’de mola veriyoruz. İkindi ezanı okunuyor. Arabayı El Kayrevan’a dönen ve adı L’Environment Avenue (Çevre Bulvarı) olan caddeye park ediyoruz. Köşedeki camide ikindi namazındayım. Cemaatin büyük çoğunluğu genç. İtiraf etmeliyim ki vakit namazlarında cemaatler çok canlı Tunus’da. Türkiye’de şimdiye kadar en canlı cemaati Çorum’daki merkez Ulu Cami’de gördüm Cum’a namazları hariç. Türkiye’nin Cum’a namazları ise tartışmasız çok daha canlı buralardan.

     Namaz bitince yerden yalnızca 10 cm yüksekliğindeki rahlelerde Kuran-ı Kerim okumaya başlayan büyük çoğunluk dikkatimi çekiyor. Çünkü Tunus’daki camiler, namaz çıkışı içerden kapanıyor, kilitleniyor. Camiler dış dünyaya kapanıyor. Çok garip ama Tunus’da camilerin yalnızca namaz vakitlerinde açıldığını Tunus merkezdeki camilerde görünce şaşırdım. Sidi bu Ali’de ise bizdeki gibi isteyen, camide kalıp Kur’an okumaya devam ediyor. İlk kez görüyorum bu güzelliği. Ama maalesef El Kayrevan’a vardığımda namaz saatleri dışında yine kapalı camilerle karşı karşıya kaldım. Bu ne biçim uygulama Allahaşkına??? Müslümanların toplanma yeri, müslümanlara namaz dışında kapalı!..

     Çöle doğru ilerleyen ISUZU marka, fakat çıkardığı gürültüyle bizi yoran arazi aracımız İslâm’ın akıncı üssüne artık iyice yaklaşıyor. El Kayrevan! Kervanlar diyarı... El Kayrevan şehri peygamberimizin ashabından olan Ukbe bin Nafi tarafından kurulmuş bir İslâm şehri. Ancak yapılan kazılarda Romalılar döneminde de yerleşim olduğuna dair kayıtlara ulaşılmış (SIRMA, 1985, s. 47-52). At sürüsü, alay anlamlarına da gelen Kayrevanat kelimesinin bir diğer anlamı da Farsça kervan kelimesinin Arabçalaşmış şekli olarak açıklanmaktadır (EL BUSTANİ ve ark., 1960, s. 665)...

     El Kayrevan’dayız. Yine aynı isimle bir cadde. L’Environment Avenue (Çevre Bulvarı). Anlaşılan Sîdi bu Ali’den Kayrevan’a ayrılan ve adı yine L’Environment olan cadde kesintisiz devam ediyor!. Güzel bir şehir burası. Şehre ana girişte bu sefer Kayrevan’ın simgesi olan üç tane halı, daha doğrusu kilim sizleri karşılıyor.

     Çöle yaklaştığımız bu güzel şehirde ilk kez beyazın yavaş yavaş hakimiyetinin kırıldığını gözlemliyorum. Renkler daha çok çöl kumu rengine dönüşmüş vaziyette. Kayrevan’da ilk durağımız sahabeden bir zatın mezarını ziyaret. Yine ilk kez, kendi vatanımdan ötede bir sahabe mezarının bulunduğu külliyeye gidiyoruz. Her yerde misafirler var. Bizim Türk olduğumuz sezip “Türk müsünüz?” diyenler de var. Ebi Zem’atil Belevî-Sîdi Sahbî Hazretlerinin mezarını ziyaret ediyoruz. Bu kupkuru çölde ne kadar emek verilmiş? Ama, Eyüb Sultan Hazretlerinin mekanında ecdadımızın verdiği emeği, göz nurunu görünce “Arada fark var yine de! diyorum. Bizler daha itinalıyız İslâm büyüklerimize karşı. Ama “Allah var” Kayrevan’ı beğeniyorum. Hele biraz sonra Ukbe bin Nafi külliyesini akşam gurubunda, gökyüzünde yükselen dolunay altında izleyince daha da keyifleniyorum. Bize kılavuzluk yapan yine Muhammed adlı genç bir Tunuslu bir ara diyor ki: “El Kayrevan İslâm’ın dördüncü kutsal şehridir.” İstanbul varken başka şehrin ismi mi anılır diyorum. Israrımı burada da sürdürüyorum. İstanbul, İstanbul... Başka bir İslâm şehri dördüncü kutsal mekanı olamaz İstanbul varken.

    Ukbe bin Nafi külliyesi kapalı. Sözünü ettiğim sahabeden zat, önce Kayrevan’a gelip yerleşmiş. Sonradan Cezayir’in Biskira adlı şehrine gidip hizmetine devam etmiş. Mezarı da Biskira’da. İçeri giremiyoruz. Caminin dört köşe minaresi 37 m yüksekliğindeymiş. Oldukça yüksek. Şehrin içinde 137 cami olduğunu, bu sayının şehre bitişik mahallelerle 350’ye yakın olduğunu söylüyor Muhammed. Ama yalnızca namaz saatlerinde açık kalabilen mahzun camiler!

     Buraya gelmeden ikindi sonrası El Medine’ye, bizdeki ifadesiyle Kaleiçi’ne giriyoruz. Kaleiçi’nde her yer alış verişe ayrılmış. Bir mekana doğru gidiyoruz. Sırma’nın hatıratında bahsettiği bir mekân (SIRMA, 1985)... Binaya girip bir iki merdiven çıkıp sağa dönüyoruz. Bir tülü deve, durmadan dönüyor. Yanında bakıcısı. İsterse durduruyor, müşteri gelince deveye işaret yetiyor. Dön Allah dön!, Dön Babam Dön!... Neden mi? Çünkü çölde 20 m derinlikten su çıkarıyor devenin de dahil olduğu kurulu düzenek. Dolarak gelen bakraçlardan suyu alıp içiyorum. Ilık mı ılık, biraz garip tadı olan kuyu suyu içiyorum yıllar sonra. Akşam olunca sahibi deveyi alıp ahırına götürüyormuş...

     Ben bu şehre, hakim renginden dolayı “Toz Pembe Şehir” diyorum. Beğeniyorum. Çok katlı binalar yok. Sakin, kendi halinde, çöle meydan okurcasına Tunus’un Konya’sı sanki. Hatta UNESCO tarafından koruma listesine alınmadıysa, bu listeye girmesi gereken bir şehir El Kayrevan diyorum.


İBNİ-İ HALDUN VE 10 DİNAR

6 Aralık 2003, Tunus

Ünlü İslam düşünürü İbn-i Haldun Tunus’lu (ANDI, 1993, s. 420; GÜRKAN, A). O nedenle 10 dinar değerindeki Tunus parasında İbn-i Haldun’un resmi yer alıyor. Bu değerli İslam düşünürünün yeşerttiği ilim ortamı yalnızca buralarla sınırlı kalmamış, Avrupa’da aydınlanmanın başlamasında çok ciddî katkısı olmuş İbn-i Haldun’un. Yine İbn-i Haldun’un, şehrin merkezinde Habib Burgiba caddesine çıkan bir sokağa adı da verilmiş.

Bir dikkat çekici not: Tunus’u bir müddet bir kadın yönetmiş tarihte. Adı Kahine imiş. Ülkeyi ele geçirip beş yıl boyunca yönetimini elinde tutmuş bu kadın lider (ANDI, 1993, s. 420).

Yine bir diğer dikkat çekici bilgi benim için:

Mısır’ı ele geçirip Kahire’de meşhur El Ezher Medresesini kuran bir Fatîmi halifesi imiş. Adı da Cevher el Sicillî (ANDI, 1993, s. 421). Ayrıca Sicilya’yı, Sicilya’nın başşehri Palermo’yu Tunus müslümanları fethetmiş (ANDI, 1993, s. 421) zamanında.

Bir not: Tunus’da kulağıma en sık gelen isimlerin başlıcaları şunlar: Muhammed, Salah, Tarık, Rıza, vb.). Kayrevan’da adı Tarık olan, Türk’e benzeyen bir Tunus’luya soruyorum Tarık isminin manasını: 1- Bir yıldız adı olduğunu, 2- Kapıyı çalan kişi anlamına da geldiğini söylüyor.



“YASEMEN” ÜLKESİ

5-6-7 Aralık 2003, El Kayrevan-Kartaca Havaalanı

     Tunus’dan ayrılma vakti geldi. Havalimanındayız. Artık havaalanı demiyorum. “Hava”nın alanı ne demek? Hava limanı daha doğru. Akla uygun. Abdest almak için lavaboya uğradım. Burnuma gelen kokuyu tahmin edebiliyor musunuz? Rahmetli Zeki Müren’in zarif Türkçesi ile Yasemen... Tunus’luların yasemeni bu kadar öne çıkarmaları hoşuma gitti.

     Tunus’dan ayrılırken sizleri uğurlayan son hatıra; elinde yasemen dizili tepsisi ile fesli yerli kıyafetiyle dikkat çeken Tunus’lu beyefendi. Bir yasemen alıyorsunuz kendisinden. “Bir Demet Yasemen”= Yarım Dinar (Sidi bu Said’de ya da Bir Tunus Dinarı (Bey Camii (El Kayrevan) ve Havalimanında). Bu fiyata değer...

     Yasemen ülkesine giderseniz, bir demet yasemen alınız siz de. Dönüşte herkese yasemen demetini bekletmeden sununuz. Çünkü bir gecelik ömrü var tomurcukların. Sabaha ne yasemenden eser var, ne de kokusundan ....


Kızılay’da, Sakarya Caddesindeki çiçekçilere uğradım. “Yasemen var mı?” dedim bir çiçekçiye. “-Bir ay sonra çıkar. Erken      daha.” dedi (20.12.2003). Siz de yasemeni bilmiyorsanız, Türkiye’de çiçekçilerimizde var. Hem Tunus’u, hem de Zeki MÜREN’i hatırlarsınız. Yine Sırma’nın hatıratında bahsi geçmemiş ama tavsiye ederim. Kokusu dillere destan efendim. Ocak ayında yasemenler Sakarya caddesinde satışa sunulmuş. Ancak bizim yasemenler kültüre alınmış, çok iri çiçekli yasemenler.



"ÖRTÜK KANATLILAR" NE ALEMDE?”

4-5-6 Aralık 2003, Bab el Bahar, Zeytuniyye Camii, Kapalı Çarşı

     Başörtüsü ile ilgili gözlemlerim de var tabiî ki. Türkiye’den gitmeden önce gözüme ilişen haberlerde, Tunus’lu kadınların başörtüleri ile sorunları var olduğunu okumuştum idareyi ellerinde tutanların (OCAKTAN, 2003, s. 12; ANONİM, 2003, s. 12). Gerçekten öyle mi???

     Bir kere devlet kurumlarında çalışan başörtülü hanım-başörtülü memûre hiç görmedim. 14 Kasım 2003 tarihli Yeni Şafak gazetesinde çıkan haberin tashihi için gözlemlerime devam ediyorum. Malumunuz haber aşağıdaki cümlelerde çok açıklıkla veriliyor:

     “... Mesela, Tunus’ta sokaklarda, parklarda, hastanelerde, mahkemelerde başörtüsü yasak....

     Geçen hafta AP ajansı bir haber yayımladı. Ajansın haberine göre, anne ve Babası Tunus doğumlu, kendisi ise Avrupa’da doğup büyüyen bir kadın Tunus’u ziyaret edince ülkede kıyametler koptu. Başörtülü kadına Tunus’ta güvenlik güçleri tarafından işkence yapıldığı belirtiliyor. Bu arada, Tunus medyası bol bol “Laiklik elden gidiyor” manşetleri attı ve kadın sınır dışı edildi.

     ‘Küçük diktatör’ Ali’nin ülkesinde sadece Tunuslular değil, dışarıdan turist olarak gelen başörtülü kadınlar da havaalanına iner inmez gözaltına alınıyor. Başörtülü olarak Tunus’a girmelerine izin verilmiyor. Ülkede hâlâ yüzlerce Müslüman, demokrat, sosyalist gazeteci ve siyasetci hapiste bulunuyor.

     Mesela, Tunus’ta doğum için hastaneye giden başörtülü bir kadın güvenlik güçleri tarafından işkenceye maruz kalıyor ve çocuğunu kaybediyor. Yine Tunus’ta gençlere camilerde namaz yasak, ancak ihtiyarlar sabah namazı hariç 4 vakit namazı camide kılabiliyor (OCAKTAN, 2003, s. 12)”.

     Yukarıda verilen bilgilerin bir kısmı doğru, bir kısmı ise kanaatimce tashih edilmesi gereken haber ve bilgi niteliğinde. Bir kere sokaklarında başörtüsü yasağı falan yok Tunus’un. Başörtülü sokağa çıkılmıyormuş haberleri dıştan bakınca doğru değil... Çünkü hanımlar dışarıda, özellikle genç kızlar, Türk kızları gibi güzel örtüleriyle Tunus sokaklarında dolaşabiliyorlar. Bab el Bahar’dan Kapalı Çarşı’ya girince çok sayıda, alışveriş yapan “örtük kanatlı”yı  görebiliyorsunuz. Sayıları oldukça da fazla.

     İlaveten dışarıdan gelen başörtülü hanımların başörtülerine dokunulduğunu da görmedim. Havalimanında umreden dönen Tunuslu kafilede çok sayıda orta yaşlı, yaşlı, kemik rengindeki ihramları ile uçaktan inerken ve otobüslere binerken gördüğüm hanımlar yukarıdaki haberi doğrulamıyor. Kaldığımız otelde sabah kahvaltısında karşımızda eşiyle kahvaltı yapan “Türk tarzı başörtüsü”yle dikkat çeken Azîze isimli hanım da bir başka örnek misafir bu konuda. Benim İngilizce sorduğum soruya İngilizce cevap verince tanıştık. Aslen Tunuslu imiş. Libya’ya gelin gitmiş. Bir tarafta, Libya’da yalnızca İngilizce, hemen batıda, Tunus’da yalnızca Fransızca. İki müslüman ülkenin kullandığı yabancı lisanlar tamamen farklı.

     Başörtülü hanımları devlet memuru olanlara, dolaylı gözdağı verilip verilmediğini bilmiyorum. Oldukça nazik bir konu. Ancak çalışanların belli bir tedirginlik halet-i ruhiyesinde olduklarını sezinledim. Tunus dışındaki küçük şehirlerde ve özellikle köylerde ise kadınlara “Ne örtüyorsun, giyiyorsun?” diyen yok. “Tunus merkeze hakim ol! Yeter!” deniliyor herhalde.

     “... Yine Tunus’ta gençlere camilerde namaz yasak” haberi de tashîhe muhtaç. Çünkü Tunus’da, özellikle El Kayrevan’a giderken Sidi bu Ali’de ikindi namazında katıldığım cemaatte çoğunluk gençlerden oluşuyordu. Türkiye’de görmediğim canlılıkta bir genç cemaat yoğunluğu vardı. O nedenle hem yukarıdaki, hem de aşağıdaki bilgilerde düzeltmeye ihtiyaç var.

     “Tesettüre toptan yasak: TUNUS MODELİ” başlıklı aşağıdaki haber de verilenler de biraz fazla abartılı, hatta yanlış.

     “... Yeni Şafak’a bilgi veren Brik, “Artık ne resmi ne de özel fabrikalarda başörtülü çalışılamıyor; başörtülü hastalar hastaneye kabul edilmiyor. Bir kadın evinin balkonunda bile başörtülü görünse, hakkında takibat yapılır, aile huzursuz edilir. Bugün Tunus’ta sokağa başörtülü çıkmak bile kesinlikle yasaktır. Okulların önünde devriye gezen güvenlik güçleri başörtüsü kontrolü yapıyor. Tunus’a gelen başörtülü turistlerin bile, bu şekilde Tunus’a girmelerine izin verilmiyor” dedi.

     Tunus yönetiminde yer alan bir kadın bakanın, “Başörtüsü bize Türkler’den, Osmanlı’dan geldi. Bizim kökümüz Batı’dır, açılmalıyız, Türk adetlerini bırakmalıyız” dediğini anlatan Brik, yüzlerce genç kızın okumak için Avrupa’daki üniversitelere gitmek zorunda kaldığını da söyledi.” (ANONİM, 2003, s. 12)

     Memur olanların ya da asker olarak çalışanların hanımları için belki dolaylı baskı mevcuttur. Ancak görmediğimi, okuyucu ile paylaşamam.

     Ancak sizlerin de katılacağını umduğum “Kızlarımızın ve hanımlarımızın başlarının örtüleriyle hem tahsillerini yapabilmeleri, hem de devlet adına hizmet üretilen her mekanda hem hizmet almaları (KARAMAN, 2003, s. 2), hem de özellikle yalnızca Tunus’da değil, Türkiye’mizde ve dünyanın her köşesinde hizmet vermelerini istemek” kadar doğal bir talep olabilir mi???

     Kuzey Tunus’da, Tunus merkezde, Bece’de ve güneye inerken El Kayrevan’da orta yaşlı ve yaşlıların giyim tarzı kemik rengi bürgülerle tanzim edilmiş. Bece’de kızıyla birlikte pazardan dönen hanımın beyaz çarşaflı resminden de anlaşılıyor (Resim 7) bu tarz giyim. El Kayrevan yolundaki Sidi bu Ali’de ise çarşafın rengi vişne çürüğüne dönmüş. Giyim tarzı ise yine aynı...


“DİLİNİZ VAR MI? - DERDİNİZ YOK!

1-3, 7 Aralık 2003, THY’nın Tunus-İstanbul seferini yapan uçağı.

     Yabancı dil bilmek biz Türkler için vazgeçilmez bir görev. Neden mi? Önceden de bahsettim sizlere. Biz Türkler dünyayı daha hızlı, daha yakından takip etme özelliğine sahibiz. Bunu pekiştirmekten başka yolumuz yok. Ayrıca Rahmetli Özal’la ivme kazanan dış dünyaya açılmak, geleceğin dünyasında yeniden “yön verici ülke, dünyada sözü olan ülke” olabilmenin de vazgeçilmez şartı bu.

Bir önemli not: Biz Türkler birbirimizden aşırı derecede kopuğuz. Neden mi? Çünkü çoğumuz Türkmenistan’a varınca hemencecik anlayamayız . Hele Kazakistan’da daha da zor. Ama Arablar öyle değil. Televizyonu açıyorsunuz. Katar’dan, Kahire’ye istediğiniz Arabça kanalı açıp izleyebiliyorsunuz. Karşılıklı anlıyorlar. Bizim, biz Türklerin çok işimiz var çook. Daha, Çin Seddinden Batı Avrupa’ya, hatta Amerika kıtasına kadar ortak Türkçeye geçemeyen bir dünya. Belki de yalnızca bizim dünyamız. Bu noksanlığı tartışınız. Ve sorgulayınız.

     Sizin dilinizi konuşamayanları, konuşmayanları anlamak, yani “dilinizin kemiği olmasın!” istiyorsanız İngilizce, Arabça, Almanca, Fransızca, hatta Rusça vb. hangisi işinize geliyorsa öğreniniz, öğrenene yol açınız. Özellikle kıblemizdeki dünyanın, Arabçanın önemini hatırlayınız.

     Sözgelimi şimdiye dek daha iyi hizmeti başkasında görmediğim THY uçağında yanımda oturan sakallı, genç aktör Tunus’lu ile konuşuyorum. İngilizcesi zayıf olduğu için fırsattan istifade onun fasîh Arabçasından öğrenmek gayesiyle yol boyu bir öneri getiriyorum kendisine: “Siz Arabça konuşun. Ben anlamaya çalışayım. Anlarsam İngilizce karşılığını söyleyeyim. Yanımızdaki Cezayirli de teyidini yapsın!” diyorum. “Olur” diyor. Ve başlıyoruz Arabça dersimize. Onun söylediğini Arabça yazıyorum. Ardından ne anladığımı İngilizce aktarıyorum. Teyidini alınca bu sefer Arabça aslını birkaç kere tekrar ediyorum. Ücretsiz Arabça dersi! Hem de uçakta.

     Bir ara bakıyorum. Cezayirli olan Türk’e benzeyen Nasrî, uçakta göz iması ile namaz kılıyor. Keyif almıyor değilim. Ben de hazırlıklıyım... Nasrî tüccarmış. İstanbul’dan tekstile dayalı mal alıp Cezayir’e götürmek üzere geliyor ülkemize. Ne güzel!

     İlginç bir tevafuk. THY uçağında dağıtılan günlük gazetelerimizden Sabah’a gözüm ilişiyor Nasrî göz iması ile namaz kılarken. Başlık şu: “Uçakta Namaz” (COŞKUN, 2003, s. 4).

Yanlış, zihin bulandırıcı, yalan haberciliğin tartışıldığı bir makale. Okuyorum... İlginçti.

“FRANSIZ KALMAK!”

     “Aslî kültür ve medeniyet değerlerimize yabancılaşmak” (KAPLAN, s. 10) olarak tanımlanan-kullanılan Fransızlaşma-Fransız kalma deyimini, bu başlık altında yalnızca “bilmemiz gerektiğini düşündüğüm yabancı dil gibi önemli bir konuya vurgu yapmak amacıyla kullanıyorum.


     El Hammamet’te katıldığımız sempozyum başlarken açılış konuşmasında Besmeleyi işittim. Hoşuma gitmedi değil. Buraya kadar Fransız değilim olup bitene! Ancak sonrasında “araya parazit girdi”. Arabça Besmele’den sonra iki gün boyunca sadece Fransızca... Yalnızca bizim tebliğimiz ve Hindistan’dan katılan arkadaşımız İngilizce konuştu. Arabça konuşan bir tek bildiri sahibi var. O da bizim komşu. Suriye’den. İki gün boyunca bildirilerin sunulmasında ve tartışmalarda % 95 nisbetinde Fransızca kullanıldı. Hakkını yemeyelim. Tunuslu araştırıcıların bir kısmı İngilizceyi de takip edebiliyorlar. Üç dilli kişiler var aramızda. Bana soru yöneltenler, sorularını İngilizce sordular mesela.



     Fransızca yapılan sunumlarda açıklamaları yeterince takipte zayıf kalınca çözüm yolu olarak İngilizce bilen Tunus’lu bir arkadaşımın yanına oturup sunulan bildirinin adını ve özetini İngilizce’ye çevirmesini talep etmek zorunda kaldım. Bu yöntemle ancak, Fransızca bildirilere “tamamen Fransız kalmaktan” kurtuldum. İzlediğim yöntemin böylece, lehime mükemmel yararını gördüm.



ÇATISIZ DÜNYADAN TÜRK KIRMIZISI ÇATILI DÜNYAYA

7 Aralık 2003, İstanbul

     Bulutların arasından Yeşilköy’e inerken bir diğer belirgin özelliğimiz, bizlerle neredeyse özdeş olan bir gözlemim de şu: Kırmızı kiremitlerle donanmış kıpkırmızı çatılar! Türklerin hayatında al ve ak renkler belirleyici. Birisi gelinin süsü, birisi de şehidin örtüsü-bayrak. Çatılarımıza bile sinmiş al renk.

     Tunus’da gözümün odağına hiç çatılı ev yerleşmedi. Çatısız, çoğu yerde bir ya da iki katlı evler var. Tunus merkezde de evler çok katlı değil. Esasen bu özellikleri bence daha insana yakın. Doğruyu söylemek gerekirse daha medenî bir hayat tarzı. Üst üste bindirilmiş binalar, Türkiye’mizde artık köylerimizi bile istilâ ediyor. Türk tarzı ev yapımı neredeyse unutuldu. Buna bir çözüm bulmak lazım. O nedenle Safranbolu, Göynük, Kula, Amasya, Beypazarı, Tosya, Ankara, vb beldelerimizdeki Türk evlerimizi “evimiz gibi (=gözümüz gibi” koruyalım. Dünyayı dar etmeyelim o güzelim mekanları. Kültür ve Turizm Bakanlığının Aralık ayında sunduğu ve TBMM’de kabul edilen kanunla bu işler daha kolay olacak. Çünkü koruma altındaki tarihi eserlerimizi tamir edip yeniden hayata döndürenler, yaptıkları masrafı vergilerinden düşebilecekler... Çok olumlu bir TBMM icraatı bence.



BİRAZ DA MESLEKÎ BİLGİ

     2 Aralık 2003 tarihinde akşam üstü, arkadaşımla birlikte İngilizce olarak hazırladığımız “YARI-KURAK YETİŞME ORTAMLARINDAKİ AĞAÇLANDIRMALARDA KULLANILACAK ÇOĞUL AMAÇLI YAPRAKLI TÜRLER” Türkçe başlıklı tebliği sunduk. Takdimin ardından yöneltilen sorulara cevap verdik.

     “Mantar meşesi” Batı Akdeniz kuşağında yaygın olarak yetişen bir meşe türü. Herdem (daima) yeşil. Kabuklarından mantar elde edilir. Kabukları, işlenmek suretiyle mobilyacılıkta ve şarap şişelerinin tıkacı olarak da kullanılır.

     Dünyada toplam 2 280 000 ha mantar meşesi ormanı mevcuttur. Bu miktarın yaklaşık % 28.5’u Portekiz’de, % 22’si İspanya’da, % 21’i Cezayir’de, % 15’i Fas’da, % 4.4’ü de Tunus’da bulunmaktadır. Verimlilik açısından bakıldığında ise Portekiz toplam üretimin % 50’sini gerçekleştirmektedir. Tunus ise yalnızca % 3’ünü gerçekleştirmektedir. Sırasıyla Fas % 4’ünü, Cezayir % 6’sını, Fransa % 9’unu, İtalya % 8’ini, İspanya da % 20’sini gerçekleştirmektedir (BEZYANE, 1998, s. 13). Tunus’da yayılış gösteren Mantar meşesi ormanlarının verimliliği düşüktür.” Çünkü ormanlar üzerinde gözlemlerimize dayalı olarak oldukça fazla, tabiate zarar verecek düzeyde insan ve hayvan baskısı var.

Tunus Kırsal Kalkınma ve Ormancılık Arastırma Enstitüsü bahcesinde 2003 yilinda hediye olarak goturdugum ve bahceye dikilen iki Toros Sediri fidani     Türkiye’de de İstanbul ve İzmir’de toplam 10 adet 200-250 yaşları arasında Mantar meşesi fertleri mevcuttur (NEYİŞÇİ ve ark., 1988, s. 1, 2, 6, 7, 13).

     Tunus’da Orman Fakültesi mevcut değildir. Orman mühendisleri lisans, yüksek lisans ve üzeri akademik eğitimlerini Fas, Fransa, Belçika vb ülkelerde almaktadırlar.

Tunus’a giderken iki ki fidan götürmüşüm. “Düğün hediyesi” gibi torbama koyduğum 10 tane tüplü Toros Sedirini Tunuslu arkadaşlara verdiğimde ilgilerini çekti. Çünkü ne Tunus caddelerinde, ne Enstitü bahçesinde asil duruşlu, yöremizde Katran dediğimiz Toros Sediri görmedim.

Belki de ilk Toros Sediri fidanlarını biz götürdük. Fidanları, Türkiye hatırası olarak Enstitü bahçesine birlikte diktik.



NE KADAR YAKINIZ BİRBİRİMİZE?

Tunus bizden bir parça. Benim gönlümden geçen düşünce bu. Bir Tunus’lu müslüman ne der, nasıl düşünür bilemem. Ancak emir büyük yerden geliyor! “Müslümanlar kardeştir!”...

a) Müthiş bağ... Esselemü aleyküm. Bu Allah selamından daha güçlü bir yakınlığımız olamaz zaten. Abid olsun olmasın, tanıyayım tanımayayım hangi Tunuslu ile karşılaştı isem bilerek verdim selamımızı. Her selamımın da karşılığını aldım. Bu yakınlığı zaten sizler de biliyorsunuz.

b) 1538 yılında Barbaros Hayreddin Paşanın Osmanlı mülküne dahil ettiği8 (AKGÜNDÜZ VE ÖZTÜRK, 1999, s. 150, 151) İslâm’ın Afrika’daki “akıncı üsleri”nden biri olan Tunus’a yakınlığımıza dair deliller daha çok... Meselâ; Çanakkale Savaşlarında şehid düşenler yalnızca Anadolu çocukları-Mehmedcikler değil. Osmanlı ülkesinin her yayından, bu arada Tunus’dan da gelip cihada katılan “diyar-ı İslâm Mehmedcikleri” var (ANONİM, 1998 c, V. Cilt, s. 154-249).

c) Bir diğer yakınlığımız siyasî alanda... Neden mi?... ABD’nin tarihinde yaptığı ilk uluslararası anlaşmalar içinde bu ülkenin, Osmanlı’nın Mağrib diyarında yer alan yönetimleriyle (Fas hariç) yaptığı ticari anlaşmalar yer alıyor. Bu anlaşmalar Türkçe kaleme alınmış (ERHAN, 2001).

d) Tunus’da sanki herşey beyaz. Bir tek renk hariç... O da Tunus bayrağı. Al bayrağımız, ay yıldızımız; 1956 sonrası istiklâlini elde eden Tunus’da Tunus bayrağını süslüyor.

O nedenle Tunus’da izlenimlerim o ki; Türkler seviliyor. Hangi Tunus’lu Arab ile tanıştıysam, Türk olduğumu söylediysem ilk tepkisi “Şerafnee” (=Sizi tanımış olmakla şeref duydum) ile karşılık vermek oldu... Hatta Nablus Sokağı üzerinde yer alan, kaldığımız Nablus Otelinin hemen arkasında “Kemal Atatürk Sokağı”, az ileride “Türkiye Sokağı” yer alıyor. Her iki sokak da şehrin merkezinde ve Habib Burgiba caddesine açılıyor.

e) Buradaki cümlelerimi yazmak istemezdim. Ama bilmelisiniz... Tunus’da da; siz başörtülü hanımlar, kızlar derslere giremezsiniz. Kamuda öğretemezsiniz. Postanede çalışamazsınız. Mühendis olarak hizmet edemezsiniz. Başörtülü polis ya da asker olamazsınız. “Antenlerimi açıp” sordum, soruşturdum. Gördüm. Daha doğrusu göremedim sizleri kamunun ve özelin resmi dairelerinde. Özel sektörde de durum değişmiyor. Ancak yarım askıyla/örtüyle, işlevini, vazifesini göremeyen tarzdaki “ev içi örtüsü” ile otellerde çalışabilir analarınız. Kızlarınız beş yıldızlı otellerde hizmetçiliğe lâyık görülür yalnızca. Başka mekânlarda sizler “buradaki bazılarının tabiri ile haşa “yarasalarsınız!”. Neden acaba “Yasak! Yasak! Yasak!”???

     Bu; bir yakınlık ögesi, unsuru değil tabiî ki. Ya nedir?... Benzerlik. Yakınlıkla benzerlik kelimelerinin anlamları arasındaki farklılık yukarıdaki bölümde ancak zihinlere bu kadar iyi oturabilir. “Yakınlığımızın devamını istediğimiz kadar, bu benzerliğin bittiğini görmek istiyoruz Yarabbî.

Dualarımızı kabul et. (Amin)”



Kaynakça

AKGÜNDÜZ, A., ÖZTÜRK, S., 1999: Bilinmeyen Osmanlı. Osmanlı Araştırmaları Vakfı, İstambul, 527 s.

ANDI, F., 1993: Müslüman Ülkeler: 36-Tunus. Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, 13. Cilt, ZAMAN, Çağ Yayınları Umumi Neşriyat Nu.: 1, Temel Eserler Serisi:1/13, (İlmi Müşavir ve Redaktör: Prof. Dr. Hakkı Dursun YILDIZ), s. 416-428, Baskı: FEZA GAZETECİLİK A.Ş., İstambul, 634 s.

ANONİM, 1990: AnaBritannica Genel Kültür Ansiklopedisi. Cilt: 21, Ana Yayıncılık A.Ş., Güzel Sanatlar Matbaası, İstambul, 630 s.

ANONİM, 1993: Büyük Dünya Atlası-Yeni Cumhuriyetler. Prepared by RV Reise – und Verkehsverlag GmbH, Son düzeltmeleri yapanlar: Prof. Dr. Selami GÖZENÇ ve Dr. Ergin GÜMÜŞ, M. Gazete’nin hediyesidir. Printed in Germany, 304 s.

ANONİM, 1998: Cumhuriyetimizin 75. Yılında Ormancılığımız. Derleyen ve Yayına Hazırlayan: M. Sadık ASLANKARA, Orman Bakanlığı Yayın Nu.: 120, Baskı: Sistem Ofset, Orman Bakanlığı Yayın Dairesi Başkanlığı, 408 s.

ANONİM, 1998 a: Türkçe Sözlük, II. Cilt, Dokuzuncu Baskı, Türk Dil Kurumu Yayınları-549, Sözlük Bilim ve Uygulama Kolu, Türkçe Sözlükler Dizisi: 1, T.T. Kurumu Basımevi, Ankara, 2523 s.

ANONİM, 1998 b: Microsoft Encarta World Atlas 1998 Edition.

ANONİM, 1998 c: Şehitlerimiz, I-V. Ciltler, T. C. Milli Savunma Bakanlığı, Personel Daire Başkanlığı, Arşiv Müdürlüğü, Araştırmacılar: Hülya Yarar, Cengiz Eroğlu, Ahmet Küçük, Mustafa Delialioğlu, Musa Türker, Tülay Yürekli, S. Turgay Işık, Kozan Ofset Mat. San. ve Tic. Ltd. Şti., Ankara, I. Cilt: 504 s., II. Cilt: 496 s., III. Cilt: 480 s., IV: Cilt: 496 s., V. Cilt: 365 s.

ANONİM, 1999: Osmanlı Devleti Tarihi-Cilt I. (Editör: Ekmeleddin İhsanoğlu), Baskı-Cilt: Almanya, Yayınlayan: FEZA GAZETECİLİK A.Ş., (Osmanlı Devletinin Kuruluşunun 700. Yılı Sebebiyle ZAMAN Gazetesinin okurlarına hediyesidir.), İstambul, 370 s.

ANONİM, 2003: Tesettüre Toptan Yasak. Yeni Şafak Gazetesi, 9 Kasım 2003, s. 12, 24 s (http://www.yenisafak.com/arsiv/2003/kasim/09/p04.html).

ANONİM, 2004 a: (http://news.bbc.co.uk/1/hi/world/middle_east/country_profiles/791969.stm). Tunisia (Son Ziy. Tar.: 17.01.2004).

ANONİM, 2004 b: (http://news.bbc.co.uk/1/hi/world/europe/country_profiles/1022222.stm). Turkey (Son Ziyaret Tarihi: 17.01.2004).

BEZYANE, M., 1998: La Suberaie Marocaine Produit Economique et Social a Developper. s. 12-21, Actes de Seminaire Mediterraneen Sur la Regenaration des Forets de Chene-Liege, Tabarka, du 22 au 24 Octobre 1996, Annales de l’INRGREF, “Numero special”, 259 s.

BUSTANİ K., ve ark., 1960: El Müncid fil lügat. 26. Baskı, Katolik Matbaası, Beyrut, 1014 s.

COŞKUN, A. H., 2003: Uçakta Namaz. Sabah Gazetesi, 7 Aralık 2003, s. 4.

ÇANAKÇIOĞLU, H., 1983: Orman Entomolojisi-Özel Bölüm. İ.Ü. Yayın Nu.: 3152, Orman Fakültesi Yayın Nu.: 349, İstanbul, 536 s.

ERHAN, Ç., 2001: “Türk-Amerikan İlişkileri” Ders Notları (26.12.2001). 22. Dönem Uluslararası İlişkiler Uzmanlık Programı, A. Ü. ATAUM, Ankara.

GÜRKAN, A., ?: İslâm Kültürünün Garbı Medenîleştirmesi. ZAMAN Kitap Serisi, ISBN 975-7755-41-9, Nur Yayınları, Baskı-Cilt: Gaye Matbaacılık A. Ş., Ankara, Yayınlayan: FEZA GAZETECİLİK A.Ş., İstambul.

KAPLAN, Y., 2003: Fransızlara, Fransız olmanın ne demek olduğunu öğrettik ya!... Yeni Şafak Gazetesi, 31 Aralık 2003, s. 10, 24 s.

KARAMAN, H., 2003: İlgililer bu sese kulak versinler. Yeni Şafak Gazetesi, 21 Aralık 2003, s. 2, 24 s.

KHOUJA, M. L.,ve ark., 2000 a: Variabilite morphometrique chez le pin d’Alep (Pinus halepensis Mill.) et perspectives d’amelioration genetique. Annales de l’INRGREF (2000)-4, 78-118.

KHOUJA, M. L., ve ark., 2000 b: Results of the Eucalytus introductions in Tunisia. Proceedings of the international conference, Eucalyptus in Mediterranien Basin: perspectives and new utilisation, October 15-19, 2000, Taormina-Italy, s. 163-168.

NEYİŞCİ, T. ve ark., 1988: Akdeniz Bölgesinde Mantar Meşesi (Quercus suber L.) Yetiştirilmesi Olanaklarının Araştırılması. Orm. Araşt. Enstitüsü Yayınları, Teknik Bülten Serisi Nu.: 193, 16 s.

OCAKTAN, M., 2003: Hedefimiz, “küçük diktatör” Ali’nin ülkesi.... Yeni Şafak Gazetesi, 14 Kasım 2003, s. 12, 24 s

(http://www.yenisafak.com/arsiv/2003/kasim/14/ mocaktan.html).

ÖZKAN, F., 2004: Sevinin Allah var! Yeni Şafak Gazetesi, 07 Ocak 2004, s. 18, 24 s.

SIRMA, İ. S., 1985: Tunus Hatıraları. Seha Neşriyat: 25, Hatıra Serisi: 1, Baskı: Gümüş Basımevi, İstambul, 76 s.

VAROL, A., 2004: İslam coğrafyası. http://www.davetci.com/d_ulke/isl_ulke_tunus.htm

Dipnotlar

1 ANONİM, 1998 a: Türkçe Sözlük. II. Cilt, “Söz başı kelimesi, ön söz anlamında kullanılmıştır.”, s. 2025.

2 GÜRKAN, AHMET, İslâm Kültürünün Garbı Medenîleştirmesi.
İbn-i Haldun Tunus’da yetişen bir içtimaiyatçı (=sosyal bilimci), tarihçi ve seyyahtır. Batı Avrupalı birçok bilim adamını etkilemiştir. s. 248-255.

3 “Research for Sustainable and Holistic Development of Forest Areas” adlı uluslararası sempozyuma, Orman Yük. Mühendisi bir arkadaşımla birlikte bildirimizi sunmak amacıyla Bakanlık oluru ile katıldık (1-7.12. 2003).

4 Zeynel Abidin bin Ali El Hamam-Suse’de doğmuştur (ANONİM, 2004 a).

5 Baba taşı, karayollarında belli aralıklarla konulan beton ya da taş olarak hazırlanan yol işaret aracı. Tunus’da ana yollarda her bir km başına, varılacak yerleşim birimine kaç km kaldığını gösteren bir baba taşı konulmuş. Ayrıca bizdeki gibi nereye kaç km kaldığını levhalarda göremiyorsunuz. Böyle bir uygulama yok.

6 Antenlerini açmak deyimini “dikkatini ilgili konuya yöneltmek” anlamında kullanıyorum.

7 Örtük Kanatlılar deyimi ormancılık biliminde; Orman Mühendisliği-Orman Entomolojisi dersi müfredatı içinde öğretilen Coleoptera takımına dahil türlerin Türkçe karşılığı (ÇANAKÇIOĞLU, 1983, s. 39) olarak kullanılır. Burada; başörtülü hanımları tarif etmek amacıyla başörtülerini, “uçmak” için yeterli donanıma sahip olduklarını düşündüğüm, saygı duyduğum için Örtük Kanatlılar tabirini kullandım.

8 Bazı kaynaklarda Tunus’un 1574 tarihinde Osmanlı idaresi altına girdiği kayıtlıdır (VAROL, 2004).

 
mico_tasarım