Nil’in sularıyla bereketlenen topraklar
Necmettin Çakmak-Milli Gazete-13.06.2005
 
mısır     Burası Kahire…

Kahire Mısır'ın başkenti olmasının yanında Afrika kıtasının da en büyük şehirlerinden. Nüfusu, 18 milyona kadar çıktığı söyleniyor. Gündüz ve gece her yerden insanlar çıkıyor karşınıza.

Bir başka dünya aslında Kahire. Zaten buraya gelenler ya burayı çok seviyor bir kez daha gelmek istiyor, ya da nefret edip bir daha uğramıyorlar. Kahire'de gezecek ve yapacak çok şey var. Bir yanda binlerce turist akın akın buraya akarken, bir yanda yıllardan bu yana değişmeyen şehir...

Kahire Havalimanı’a iner inmez, dünyada çok az havalimanında karşılaşacağınız bir manzara sizi bekliyor. Körüklerden çıkar çıkmaz banka şubeleri. Bunların burada ne işi var diye düşünürken, biraz sonra nedenini anlıyorsunuz.

Ülkeye giriş için vize almadıysanız, bu bankalara kişi başına 15 dolar yatırarak vize alabiliyorsunuz. Bu iyi bir kolaylık gibi gözükse de, bu bankaların vize için hazırlanan özel pulu sattıklarını size kimse söylemiyor. Paranızı verip vize pulunu alıyorsunuz. Yine ilginç bir şekilde pulu kendiniz pasaporta yapıştırıyor ve pasaport bankoları önünde sıraya giriyorsunuz. Sıra size gelince görevli polisler hemen işleminizi yapıyorlar ve pasaportuna el koyup, sizi sıra sonuna gönderiyorlar. Hatta ‘sıra dışına çıkın orada oturun’ diyorlar. Şaşırıyorsunuz. Ne olduğunu anlamaya çalışıyorsunuz. Ama yorulmayın. Amaçları, pul alarak vize alanları bilgisayara geçirmek ve isimlerini kontrol etmek. Ama bunu size kimse söylemiyor.

Sıra sonunda, oturarak bir müddet bekliyorsunuz. Sonra bir polis gelip elindeki pasaportları isimleri okuyarak dağıtıyor.

Sabırla bekleyin. Çünkü özellikle Mısır'da aceleye hiç gerek yok. Öyle acele edip de işinizi bir an önce bitirmeye kalkmayın. Daha çok dikkat çekiyorsunuz. O zaman da görevliler, "Bu adam niye acele ediyor. Demek ki sakladığı bir şey var" diyerek sizinle özel olarak ilgileniyor.

Pasaportu kaptıktan sonra, bulduğunuz boş kapılardan içeri girin. Tekrar sıraya girmeyin çünkü sizin işiniz bitti. Valiziniz varsa onu alın. Yoksa sağ tarafta bulunan gümrük bölümüne gidin. Burada yeşil ve kırmızı hatlar var. Her yerde olduğu gibi. Ama nereye girerseniz girin sizi mutlaka kontrol ediyorlar. Özellikle de çantanızda video kamera varsa özel ilgi gösteriyorlar. Bunu pasaportunuza yazmak istiyorlar. Çünkü ülkede 10'larca yıldır en tehlikeli maddelerden biri video kamera.

Nil onlar için hayat

Kahire'de gün, çöl sessizliğiyle doğuyor sabaha. Önce köylü kadınlar 'güneş ekmek'lerini hazırlamaya başlıyor çoluk çocuğuna. Fellahlar rızklarını toplamaya çıkıyor Nil'in sularıyla bereketlenen tarlalarında. Nil her sabah olduğu gibi ekmek dağıtmaya başlıyor yine insanlara. Balıkçı tekneleri, yolcu tekneleri bir bir bırakıyorlar kendilerini gittiği her yeri yeşile boyayan bu sihirli suyun kucağına. Nil bizim için ne kadar rüyaysa, onlar için işte o kadar hayat, Mısırlıların damarlarına akıyor adeta. Kana kana içilen su oluyor Nil buralarda.

Dünyanın en uzun nehirlerinden Nil, Mısır’ın ortasından geçen, halka yaşam ve geçim sağlayan bir kaynak. Üzerinde 14 köprü, 3 ada var. Tüm sanayileşmeye rağmen hâlâ tertemiz ve yeşil. Nil’de gezinti Kahire seyahatinin olmazsa olmazlarından. İki alternatif var: "Felluka" adındaki beyaz yelkenli teknelerle ya da ‘Nile Cruise’da akşam yemeği ve geleneksel Mısır gecesi eşliğinde Nil gezintisi yapılabilir. O Nil ki çöle hayat veriyor. Bize de ferahlık huzur vermez mi acep? Aman yarabbi! O ne muhteşem bir güzellik. İnsan; Tales'in "Bütün hayatın ve canlıların başlangıcı sudur" sözünü, Nil'de gezerken daha iyi anlıyor. Bembeyaz çölde, yemyeşil ve ılık bir nefes, işte Nil bu. Onun geçtiği heryerde hayat var, onun olmadığı yer ise çöl... Sizi temin ederim ki, sırf Nil'de bir saatlik motor turu için Mısır'a gelmeye değer.

Mısır, tarih boyunca bilinen en eski uygarlıklardan biri. Sivilleşmiş, yerleşik düzene geçip kentleşmiş coğrafyaların en eskilerinden. Mısır denildiğinde ilk akla gelenler ise piramitler, çöl ve develer. Bir Mısırlıya göre ülkesi önce Nil Nehri demektir. Çünkü, Nil, onlar için asırlardır hayat iksiridir, vazgeçilmezdir. Öyle ki, geniş topraklara sahip Mısır’da hayat yalnızca Nil çevresinde dönüyor. Geçim kaynakları, zevkler, inançlar Nil ile çakışıyor bir noktada.

Mısır'ı Mısır yapan başka özellikler de var. Tarih kokulu coğrafyalar ziyaret edilirken hissedilen şey ‘zamansızlık’tır. Zamandan sıyrılır kişi. Renkler, sesler, yüzler geçmişe dönmüştür. Gezilen yöre bir masal diyarıymış gibi içine alır modern zaman seyyahını.

“Yavaş yavaş Hasan Şaş”

Türkler burada çok seviliyor. Mısır'da en ünlü Türk ise Hasan Şaş. Öyle ki Türk olduğunuz öğrenilir öğrenilmez "Yavaş yavaş Hasan Şaş" tezahüratı yapılıyor.

İstanbul Atatürk Havalimanı Dış Hatlar Terminali işletmecisi TAV’ın (Tepe-Akfen-Ventures) aralarında inşaat devi Bin Ladin Group’un da aralarında bulunduğu yedi grupla yarışarak aralık ayında kazandığı Kahire yeni havalimanı iç ve dış hatlar terminal inşaatının temel atma töreni için bulunduğumuz Kahire’de ilk gün Han el Halil Çarşısı’nın yolunu tuttum.

1382 yılında Memluk Sultanı Berkuk'un at bakıcısı tarafından kervansaray olarak inşa ettirilen ve Osmanlı döneminde bir ticaret merkezine dönüştürülen bu çarşı bizim Kapalı Çarşı’ya benziyor. Burada dar sokaklardaki küçücük dükkanlarda, her türlü hediyelik eşyayı bulmak mümkün. Satıcıların tümü Arapça ve İngilizce hariç en az bir dil biliyor. Ağır baharat, yemek kokuları ve sıcakta bunalmışken, Türk olduğunuzu anladıklarında sıcacık yaklaşımları yüzlerde tebessüm oluşturuyor. Eski Mısır’a dair tüm simgeleri, kişileri bilseler de söz konusu bilgileri yalnızca ticari maksatla kullanıyorlar; taştan hediyelik piramitler, sfenksler, firavun heykelleri satarak. El Halil Çarşısı’nda oldukça uygun fiyatlara altın, gümüş, mercan, turkuaz gibi mücevherler mevcut. Zaten Mısır’ın genelinde taşlar, altın ve deri çok ucuz.

Kahire caddeleri F1 pistlerini andırıyor

Kahire'de havaalanından çıkar çıkmaz dikkati ilk olarak trafik ve trafikte seyreden araçlar çekiyor. Araçların çoğu hurdadan çıkmış gibi. Farları bulunmayan, camları kapanmayan, tamponları iple bağlanmış, kapı tutacakları sökülmüş birçok araç var Kahire yollarında.

Ancak tüm bu dış görüntüye inat birçok aracın içi bir vitrin gibi süslü. Şoförlerin çılgınlığı ise trafiğin tuzu biberi. Trafik kurallarının işlemediği Kahire’nin caddeleri F1 pistlerini kıskandırıyor. İsteyen istediği şeride girip, çıkıyor. Trafik ışığı ve yol çizgisi yok.

Trafik kazaları nedeniyle yaralanan ya da hayatlarını kaybedenlerin "zayiat" olarak nitelendirildiği şehirde en kolay para kazanma yolu da trafik polisi olmak. Bütün gün oturuyorlar ve varlıklarını hissetmeniz için iyi bir gözlemci olmak zorundasınız. Şaşırtıcı olan ise tüm bu olumsuz tabloya rağmen, Kahire’de kaza oranı çok düşük. Büyük çoğunluğunda ya hasardan ya da gereksiz olduğunu düşündüklerinden çıkartmış olabilecekleri dikiz aynası eksikliği de dikkatimi çeken bir başka olguydu. Bu arada şunu da öğrendim ki, o da "cana geleceğine mala gelsin" anlayışının hakim oluşuydu. Bir de yollardaki kalabalıklar vardı. Her sabah milyonlar sokaklara dökülüyor, neredeyse omuz omuza, bir yandan diğer yana koşturuyorlardı. Binlerce yüz, iyisinden kötüsüne çeşit çeşit koku, gülme, bağırma ve konuşmanın oluşturduğu ses cümbüşü... Ve onların üstünde yeryüzünün tüm renklerinden oluşan giysiler. Tüm bunlar, insanı başka bir boyuta taşıyan, hoş bir sersemliğe sürükleyen, kendinden geçiren görüntü ve ses karmaşasına neden oluyordu. Bu karmaşanın içinde ilgimi en çok siyah-beyaz taksiler çekti. Ve mevcut taksimetreler çalışmıyordu. Şoförler yerli halka ve turistlere ayrı tarifeler uyguluyorlardı.

El Ezher’den yükselen Allah-u Ekber sesleri

Türkiye sevilen bir ülke Mısırlılar için... Kölemenler (Memlûkîler) günlerini de, ardından gelen Kavalalı Mehmet Ali Paşa günlerini de Türkler'in kendilerini yönettiği dönemler olarak biliyor Mısırlılar. Her üç kişiden en az biri, "Benim atalarım Türk'tü" diye övünen insanlar buralılar. Türkiye'nin ülkedeki temsilî varlığı da büyük devletlerle eşdeğerde; en kalabalık büyükelçiliklerden biri bizimki, yeri ve görkemi de ona göre... Labirent benzeri sokakları arşınlamaktan yorulunca, yine çarşı kadar ünlü El Fis Hawi adlı nargile kahvehanesine oturduk. İşte burası M. Akif Ersoy'un Mısır'daki yıllarında oturduğu, nargile içtiği, şiirlerini yazdığı tarihi bir kahvehane. Gözler Akif'i nargilelerin dumanlarında, marpuçlarında aradı ve hüzünlendik! İçi büyük boy aynalarla kaplı bu asırlık kahvede, naneli çayımı yudumlarken, Mısırlı yazar Necib Mahfuz'un, bunca gürültüye kafasını takmadan, kelimeleri peşpeşe nasıl dizdiğini de düşündüm. Sokaklarda mutmain yüzler seline kapılmış gidiyorken şehrin gölgeli, buğulu havası yerini birden bire mor günbatımına bırakıveriyor. İşte o anda kulağınıza yanık, tanıdık bir ses ulaşıyor: Ezan sesi! El Ezher Camii'nden yükselen 'Allah-u Ekber' sesi hatırlatır zamanı insanlara. Kübik yapıları, köşeli minareleriyle Mısır camileri, Mısırlı Müslümanları tempolu bir okumayla 'selah'a çağırıyor. Size bir anda Kahire’de; aynı dinin ve ortak tarihin birleştirdiği dost ve kardeş ülke Mısır’da olduğunuzu hatırlatıveriyor!

10. yüzyılda Fatımiler'in kurduğu El Ezher Cami ve Üniversitesi, Mısır'ın en önemli kültür merkezlerinin arasında yer alıyordu ve almaya devam ediyor. Bir zamanlar Türkiye’den binlerce öğrenciye evsahipliği yapan bu külliye, şimdi sadece 200 kadar Türk öğrenciyi ağırlıyor. YÖK’ün despotik uygulamaları sonucunda denkliği kabul edilmeyen bu üniversite biz Türkler için mahzuniyetin ifadesi olsa da İslam Dünyası için bir Oxford olmayı sürdürüyor. El Ezher yabancıları bünyesine çekerken, Mısırlı gençler ise dünya devlerinin okulları tarafından paylaşılamıyor.

Camide namazı eda ettikten sonra tekrar çıktığım sokaklarda her köşede bir seyyar arabada, pide içinde fasulye ezmesi satılıyordu. Kahve önlerinde oturanlar nargileye dalmışlardı. Kasaplar etlerini, dükkanların önüne gerdikleri iplere asmışlardı. Onların hemen yanında, leğen içinde, temizlenmiş işkembe ile paça satılıyordu. Bir kadın, sepet sepet hurmaların ardında müşteri bekliyordu. "Ayş" denen pide yığınlarının önünde oturan kadınlar, "buyurun, buyurun" diyerek beni çağırıyordu.

Derken, tekrar ezan sesiyle içinde bulunduğumuz egzotik atmosferden sıyrılıyoruz. Han Halil ve El Ezher’le aynı bölgede bulunan İmam Hüseyin Camii ve türbesine gidiyoruz. Peygamber Efendimiz’in (A.S) mübarek torunlarından olan Hz. Hüseyin’in (Ra) kafasının defnedildiği türbe ile iç içe bulunan camide yatsı namazını eda ediyoruz. Bu arada türbede dua eden, ağlayan onlaraca insan.

Putların sergilendiği müze

Piramitlerden sonra Mısır Tarihi Eserler Müzesini ziyaret ediyoruz. Buraya Firavunlar müzesi demek daha doğru olacaktır. 2 kat ve 40-50 civarında odadan oluşan bu müzede, putun her çeşidini bulabilirsiniz. Ağaçtan, mermerden, taştan onlarca çeşit heykel, bütün Mısır Firavunlarının heykelleri ve mermerlerden oyulmuş, üzerinde resim kabartılmış tabutları.

Ayrıca o dönemde kullanılan her türlü ev eşyası, takı, gerdanlık, keser, kaşık vb. ev aletleri, ok, yay, hayvan figürlü sedyeler, saray malzemeleri, altından tapınak maketleri, hayvan kabartmaları ve daha yüzlerce çeşit tarihi eser. Şimdi de İslam Eserleri Müzesi... Mısır'da hüküm sürmüş bütün İslam devletlerinin Kur'an-ı Kerimler, çeşitli sanat eserleri ve kılıç vb. savaş aletlerinin yanı sıra, tahta oymacılık eserleri, mihrap, ahşap tavan ve daha birçok süsleme eserleri... Firavunların kalıntılarından sonra, İslam eserlerini görmek, doğrusu iman aydınlığı veriyor ruhlarımıza...

Piramitlerin mesajı neydi?

Kahire’de ikinci gün yoğun bir program bizi bekliyordu. Rotamız Giza bölgesi. Dünyanın yedi harikasından biri olan bu bölge Kahire’nin ve Nil’in batı kıyısında kalıyor. Bir vadi içerisinde bulunan ve yıllardır birçok gezginin Mısır seyahati için ilk sebep olduğu piramitler bu bölgede bulunuyor. Bugün bunca teknolojik imkana rağmen, pramitlerin bir benzeri yapılamıyor. İnsan aklı, çölün ortasında, 800 km. uzaktan getirilmek sureti ile, her biri 10 ila 15 ton arasında değişen, sadece birisinde 2,5 milyon taşın üst üste konulması ile 300 yılda meydana getirilmiş devasa yapıtın sırrını hâlâ çözebilmiş değil.

Ülkenin farklı bölgelerinde 110 piramit var. En meşhurları ise herkesin bildiği gibi Keops, Kefren ve Mikerinos. Bu piramitler isimlerini mumyalarına yataklık ettikleri firavunlardan almış. Keops ve Kefren tüm dünyanın tanıdığı "tarihi ve kültürel markalar" niteliğinde. Özellikle Keops devasa bir yapı. Her biri 10—15 ton ağırlığındaki 2 milyon 500 bin blok taşın üst üste yerleştirilmesiyle ve 100 bin işçi tarafından 30 yılda tamamlanmış. Ama bu piramitlerin bir anlamı, bir iddiası,bir mesajı olmalı diye düşünüyoruz. Bu, Firavunların tam bir güç gösterisi; acaba, "Yer tanrısı benim, gök tanrısına, yaptırdığım bu merdivenlerle ulaşmak, onu yok etmek istiyorum, ona isyan ediyorum. En büyük benim" mi denmek isteniyor? Hz. Musa'nın Allah'la konuştuğu Turi Sina'yı görmesekte, anlatılanlara itimatla, Piramitlerin sanki bu dağlara nispet yapıldığı kanaati doğuyor bizde. Allah (C.C.), kulunu (Hz. Musa'yı), konuşmak üzere, iki ihtişamı mukayese edebilmesi için, Turi Sina'ya çağırıyor. O taşların taşınmasında hayatını kaybeden, belki de yüz binlerce işçi/köle anısına, tüm mazlumlara Allah'ın bir ibret, cesaret müjdesi: "Ey zalimler biliniz ki hiçbiriniz zulumde ve isyanda Firavunları geçemeyeceksiniz. Onu ise, kekeme ve yetim bir çocuk olan Hz. Musa yeryüzünden sildi. Zalimler için yaşasın cehennem!...

Tarihin en önemli medeniyetlerinden birinin doğduğu ve izlerini taşımaya devam eden bu topraklar her sene tam 5 milyon turisti ağırlıyor. Ne var ki, bu devasa yapıları toz ve kir içinde gezmek zorundasınız...

Ölüler şehrinde yaşayan diriler

Müzeden çıktıktan sonra Peygamberimizin torunu, Hz. Ali’nin kızı Seyyide Zeynep Camii’ne gidiyoruz. Çift şeritli yolların refüjlerinde, ağaç gölgesinde, bazıları sere serpe uzanmış yatıyor, bazıları seyyar satıcılık yapıyor, hatta saçını kestiriyor yüzlerce insan.

Yol boyunca Enver Sedat’ın öldürüldüğü tören alanı, sol tarafımızda Ezher Üniversitesi’nin fakülte ve hastanelerini görüyoruz. Yol boyunca boz sarıya boyanmış ve çatısız binalar dikkatimizi çekiyor. Meğerse, evlerin çatısının olmamasının sebebi hükümetin çatı vergisi almasıymış. Garip bir uygulama! Ancak, biz Türklerin Türkiye’de asfalt vergisi ödediği düşünülünce aslında bu uygulamayı çok da garipsememek lazım.

Yine savaş sonrası harabeyi andıran, duvarları kalın yüzlerce evden oluşan garip yerleri soruyorum rehberimize; “Buralar mezar evlerdir. Kahire’de üç milyon kişi bu evlerde yaşar. Bu evlerin altları mahsendir ve o mahzenlere ailenin ölülerini koyarlar. Çürüyünce, kalan kemiklerini de bahçe gibi yerlere gömerler...” diyor. İtiraf etmeli ki, tüylerimiz diken diken oluyor.

Nasır döneminde oturma izin verilmiş

Ölüler Şehri mezar evlerden oluşan genişçe bir bölge. Mezarlıklar; kapısı, penceresi olan ve odalardan oluşan evler biçiminde yapılmış. Tek katlı evler görünümündeki mezarlıklar da, yakınlarını kaybeden Kahirelilerin bir süre yaşadığı anlatılıyor. Aile fertlerinden biri vefat edince o aile kendilerine ait olan mezarevinin alt katına defin işlemini gerçekleştiriyormuş. Definden sonra üst kata çıkan yakın akrabalar bir süre burada yaşayarak taziyeleri kabul ediyor. Bu gelenek halen sürmesine karşın Kahire çok fazla göç alan bir şehir olduğu için de zamanla yoksul göçmenler bu mezar evlerde yaşamaya başlamış. Toprağın altına ölülerin gömüldüğü, içinde ise insanların yaşadığı evleriyle “Ölüler Şehri” Kahire’nin keşmekeşine nazaran her zaman sessiz. Adeta, yaşayan kimse yok.

Aslında biz oraya gitmeden epey uyarılmıştık. Çünkü gerek burada yaşayan aileler gerekse Mısır hükümeti bu bölgenin haber yapılmasını istemiyor. Çünkü, milyonların burada yaşadığının duyulması Mısır için sorun olabiliyor. Libya Lideri Muammer Kaddafi bir dönem Mısır’la araları bozulduğunda bu evleri gündeme getirmiş, Mısır hükümetini ayıplamak için “siz insanları mezarda yatırıyorsunuz” demişti.

Yüksek duvarlarla çevrili, sokakları, çölden kopup gelen kumlarla örtülü bu semtte yoksul kesim, ölülerle içiçe yaşıyorlar. Yarısı mezar olan evlerin önüne oturmuş kadınlar, yoksul giysileri içinde koşturan çocuklar, fotoğraf çektiğimde “bahşiş” nidalarıyla etrafımı çevirenler, üstüste yığılmış çöpler, buradaki yaşamın bir bakışta gözüme çarpan görüntüleriydi.

Başkent Kahire’nin Kadim Kahire (Eski Kahire) bölgesinde bulunan Ölüler Şehri’ne Mısır’ın 2. Cumhurbaşkanı Cemal Abdülnasır döneminde, kırsal kesimlerden gelenler için oturum izni verilir. İsrail savaşlarının ardından Mısır’ın iskan politikasındaki belirsizlikler, Ölüler Şehri’ne göçü hızlandırır. Tarihi eser niteliğindeki mezar evler tek kat ve iki odadan oluşuyor.

Mezarlar çoğu kez evin bahçesinde, ya da bir odasında bulunuyor. Mezar evlerde yaşayan halk, çoğu kez bir odada yaşamak zorunda. Memluklular’ın ihtişamlı birer sanat eseri olarak bıraktıkları türbe ve ev tipi bahçeli mezarlar sadece Mısır’da bulunuyor.

“Burada yaşamak çok normal”

1960’lı yıllardan itibaren mezarlarla iç içe yaşamaya başlayan halk, mezar evlerde yaşamaktan ötürü herhangi bir korku duymadığını belirtiyor. Ölüler Şehri’nde 7 yıldan beri yaşayan Osman İbrahim (70) evinin içinde mezar olmadığını söylüyor, fakat yaşadığı yer bir mezar ev. Evinin bahçesinde bir mezar bulunan ve tek odalı bir yerde yaşayan 3 çocuk annesi Ayşe Halime (40) ise, “Burada yaşamak çok normal, hiçbir korkum yok” diyor. Mısır’da halk 3 sınıfa ayrılmış. Kahire ve İskenderiye gibi büyük şehirlerde yaşayan eğitim seviyeleri ve maaşları yüksek kentli insanlar. Nil kıyısına yerleşmiş, tarımla ya da el sanatlarıyla uğraşan köylüler. Çölde yaşayan ve hayvancılıkla uğraşan bedeviler. 76 milyonluk nüfusun yarıdan fazlası ise Nil Deltası’nda yaşıyor.

Türk gençlerini kuşatma altına alan pop kültürü Mısırlı gençleri de tesir altına almış. Caddelerde arabaların içinden yükselen yüksek volümlü yabancı müzikler bunun en bariz göstergesi. Mısır’da da bizdeki gibi popstar türü yarışma programları düzenleniyor.

Elveda Nil, elveda Mısır!

Bizler Kahire ile sınırlı olan proğram dolayısıyla İskenderiye başta olmak üzere Kur’an-ı Kerim’de bahsi geçen Hz. Musa’nın (a.s.) beldesi Sina Dağı gibi önemli olan beldeleri göremedik. Ancak, anlatılanlar bizi en kısa zamanda buralara tekrar sürükleyecek gibi gözüküyor.

Evet sırada Kavalalı Mehmet Ali Paşa kalesi, cami ve türbesinden oluşan muhteşem bir eserler manzumesi var. Kale, Selahattin Eyyübi zamanında başlanıp, Kavalalı Mehmet Ali Paşa zamanında tamamlanmış devasa bir yapı... Yirmi cüneyh verip giriyoruz. Türbenin hemen yanında şu an müze olan Mehmet Ali Paşa’nın konağı var. Konak da konak yani. İlk günkü ihtişamı ile karşılıyor sizi. Sağlı sollu, o zamandan kalma halılar, koltuklar, ev eşyaları karşınızda, Kavalalı oturmuş (maket) nargile içiyor, 6 arkadaşı ile birlikte adeta mumyalanmış.

Sonra çalışma odasına giriyorsunuz. Çalışma masaları divan meclisi toplantı yerleri... Alınan kararları merak etmeye fırsat kalmıyor; kapıyı çıkınca 1.5 m. çapında, üstü demir parmaklıklarla örtülü bir kuyu görüyoruz. Bir de öğreniyoruz ki, orası M. Ali Paşa’nın Tolunoğullarının üst düzey yöneticilerini öldürüp attırdığı, Nil’den getirilen bir su kanalı imiş!... Eh ne diyelim, şimdi herkes gibi o da onlarda yüce divandalar!... Mısır Milli Askeri Müfrezesi var. M. Ali Paşa’dan, Enver Sedat’a, Hüsnü Mübarek’e gelinceye kadar bütün üst düzey başkan ve askeri erkan, Osmanlı, Memluklu, Selçuklu ve daha birçok askeri kıyafet ve silah numuneleri capcanlı; sanki askeri geçit yapıyor.

Kavalalı Mehmet Ali Paşa Camii klasik Osmanlı mimarisinin ileri türünün Kahire’de ki belirgin temsilcisi. Caminin konumu, tam kubbe ve yarım kubbelerin yapısı, ana gövde ile uyumu, minarelerin yapısı diğer tarihi Mısır yapılarına göre daha bir uyum içinde ve zerafeti haiz geldi bize. Tabii bunda İstanbul’daki göz alışkanlığının etkisini de unutmamak gerekiyor. Mehmet Ali Paşa Külliyesi’nin hemen yanındaki El Nasır Muhammed İbni Kallavî Camii de bize çok entersan geldi. Caminin bizatihi kendisi üstü açık. Açık hava camii adını verdik. Mihrabın üzerinde bir küçük kubbe, bizim camilerin son cemaat mahalli revakları gibi, cami duvarlarının iç tarafında iki metre genişliğinde revakları ve onların iç sütunları var. Ortanın üstü açık ve boş. Görevliye ana kubbe var idi de sonradan yıkılmış mı, diye soruyoruz, orjinalinin böyle olduğunu söylüyor. Entersan olan, revakları kapatan küçük kubbelerin iç sütunlarının her biri bir dönem medeniyeti temsil etmekteymiş. Cami miladi 1400 yapımı, şu roma sütunu, şu Fatımî sütunu, şu Endülüs sütunu, şu Selçuklu-Osmanlı (ilkdönem galiba) sütunu diye sütunları gösterdi.

Bu arada, Kahire Üniversitesi’nde okuyan bir öğrenci ile tanışıyoruz. Türk olduğumuzu öğrendikten sonra bize “Muhterem Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ı tanır mısınız, biz onu çok severiz” diyor. Bu sözleri, hem zaman, hem de bulunduğumuz mekan açısından, -ki Hz. Musa’nın yolunda yürüyorduk- son derece manidardı!...

Turi Sina’ya çıkıp Rabbimize yakarmak

Bizler Kahire ile sınırlı olan proğram dolayısıyla İskenderiye başta olmak üzere Sina Dağı gibi önemli olan bölgeleri göremedik. Ancak, anlatılanlar bizi en kısa zamanda buralara tekrar sürükleyecek gibi gözüküyor. Eminim ki, sizlerde böyle düşüneceksiniz. Kısaca özetleyecek olursak, Rabbimizin Kur’an-ı Kerim’de “İncire, zeytine ve kutsal Sina Dağı’na, kutsal beldeye yemin olsun ki biz insanı en güzel şekilde yarattık” şeklinde taltif ettiği Hz. Musa’nın beldesi Turi Sina’ya yol alırken, güzergah boyunca uzun çöl yolunda “Elhamdulillah, Subhanallah, Allahuekber” gibi bazı tesbihat tabelaları konmuş. Hz. Musa’nın Allah’la buluştuğu o tepe noktaya, ne pahasına olursa olsun ulaşmak, güneşin o muhteşem doğuşu ve nasıl dağları farklı farklı renklere boyadığı seyredebilmek ve “Ya Rab ne olacak bu ümmetin hali, ne olacak benim ülkemin hali” diye haykırmak, Tûri Sina’dan inerken, Hz. Şuayp’in (as) koyunlarını otlattığı yerleri, Hz. Yakup’un (as) yaşadığı makamı Yakup’u, Salih (as)’nin makamını ziyaret etmek inşallah sizlere ve bizlere nasib olur.

Deveye binmek bedava! İnmek parayla!

Mısır, ekonomi ve sosyal hayat açısından Türkiye’nin 1970’li yıllarını yaşıyor. Halk genelde dindar. Kur’an-ı Kerim her yerde okunuyor, dinleniyor. Çok çalışkan değiller, haftanın 4 günü zaten tatil. Perşembe Cuma resmi, Cumartesi Pazar ticari tatil. Geri kalan günlerde 10,00-10,30’dan önce, zaten her taraf kapalı. Varın gelişmeyi siz düşünün. Sanayi yok denecek kadar az. İki gelir kaynağı var: Petrol ve turizm. Petrol tarafını bilmem, ama turizmde amatörler. Tarihi mirası hoyratça harcıyorlar, kalite, bakım yetersiz. Alışveriş yaparken, çok dikkatli olun. Size ne söylerlerse söylesinler, hemen pazarlığa başlayın. Pazarlık alışverişin olmazsa olmaz kuralı burada. Ama insan bir süre sonra bunalıyor. Yine de keyfini çıkarın! Bahşiş: Mısır’da belki de en çok duyacağınız kelime bu. Yol sormak için birine yanaştığınızda bile sizden bahşiş isteyecek haldeler. Piramitlerin bulunduğu Giza bölgesinde develere ya da atlara binmek isteyenlere; binmek bedeva, inmek ise parayla. İnmenin bedeli ise 25 dolar.

Seyyide Nefise; alime, hadisçi bir hanım

Ölüler Şehri’nden ayrıldıktan sonra asıl ziyaret noktamız olan Seyyide Nefise (ra) Camiine geliyoruz. Seyyide Nefise Peygamberimizin torunu, alime, hadisçi bir hanım. Ölümünden birkaç ay önce buraya mezar kazdırıp, günlerce içinde yatmış... Cami bakımsız... Adeta ümmetin bu günkü dağınık, başsız, tembel duruşunu anlatıyor. Mübarek bir şahsiyet olan Seyyide Nefise (ra) ilgili bir kıssa var ki insanın tüyleri diken diken oluyor: “Kahire yakınlarında dört kızıyla yaşayan dul bir kadın vardı. Çoluk çocuk bir hafta iplik eğiriyorlar, iplikleri pazarda yirmi dirheme satıyorlar, on dirhemiyle yeniden iplik için pamuk alıyorlar, on dirhemiyle de geçiniyorlardı.

Bir gün kadın bir haftadan beri eğirdikleri iplikleri bohçaya koyar, bohçasını koluna takar ve pazara satmaya götürür. Fakat yolda ne olduysa olur; bir kartal havadan hışımla iner, kadının kolundaki bohçayı kaptığı gibi gözden kaybolur!

Kadın bir müddet çaresizlik içinde kartalın peşinden koşar. Fakat elinden bir şey gelmez, bir köşeye çöküp ağlamaya başlar. Bir haftalık çalıştıkları boşa gitmiştir. Garip kadın günlerce sızlanır. Nihâyet bir gün feyiz almak için Seyyide Nefise Hazretlerine gider. Durumu ona da anlatır. Seyyide Nefise Hazretleri sadece, “Sabret bakalım, sabret!” der.

On dakika ya geçer, ya geçmez; Seyyide Nefise Hazretlerinin yanına heyecanla genç bir hanım girer.

“Seyyide anne,” der, “Sana öyle bir şey anlatacağım ki inanamayacaksın!”

Seyyide Nefise Hazretleri, “Anlat kızım!” der. “Biliyorsun, beyim gemicidir. İskenderiye açıklarında seyrederlerken teknenin tahtaları oynuyor, ambara su girmeye başlıyor. Ellerinde azıcık pamuk ipliği olsa katrana bulayıp kalafat yapacaklar, ama derya ortasında pamuk ipini nerede bulsunlar?

“Arkadaşları çaresizlikten çırpınıyor, ama kocam ümidini hiç kaybetmiyor. Ellerini açıyor ve ‘Ya Rabbi’ diyor, ‘Seyyide Nefise Hazretleri hürmetine bize yardım eyle!’ diye duâ ediyor.

“Az sonra ne oluyor, biliyor musunuz? Bir kartal geliyor ve güverteye bir bohça bırakıyor. Bohçayı açıyorlar. Bir de ne görsünler; bir bohça dolusu ip! Allah nelere kâdir Seyyide anne! İpi kalafat yapıp kurtuluyorlar.” Genç kadın sonra elini koynuna atıyor ve bir kese çıkararak, “Seyyide anne!” diyor, “Kocam bu 500 dirhemi fakir fukaraya, ihtiyacı olanlara ve hak sahiplerine dağıtmanız için size gönderdi. N’olur kabul edin, bizi sevindirin!”

Seyyide Nefise Hazretleri gemicinin hanımını uğurlayınca para kesesini iplikçi kadının önüne koyuyor.

“İşte paran!” diyor, “Yirmi dirhemlik ipi beş yüz dirheme satacağın aklına gelir miydi?”

 
mico_tasarım