Uzakdoğu’nun yükselen devi: Çin
İsmail KAHRAMAN-Milli Gazete-13.08.2005
 
çin   Karadeniz semalarından Rusya Federasyonu hava sahasına giren uçağımız Soçi üstünden Kafkas Dağlarını geçerken sarsılmaya başladı. Çeçenistan’ın başkenti Grozni üstünden geçip Hazar denizi semalarına giriyoruz. 10 saat sürecek uzun uçak yolculuğumuz devam ediyor. Kazakistan semaları ve Aral gölünün üstünden uçarken Türk tarihini hatırlıyorum. Atalarımızın at sırtında yıllarca göçebe olarak geldiği yerlerin üstünden uçarak Çin’e doğru gitmek içimde farklı bir his uyandırıyor.

Çin’e gitmeye karar verdiğimde Çin’le ilgili kitap ve bilgi araştırması yaptım. Ancak yeterli bilgi yoktu. Mevcut kaynaklar da çok eski ve de bu kitaplar yabancı yazarların kitaplarından tercüme edilmişti. Elimizdeki bilgileri derleyerek 9 Nisan 2006 Pazar günü saat 24.00’de Çin’in başkenti Pekin’e gitmek için Türk Havayolları ile yola çıktık. 10 saatlik uçak yolcuğumuz başladı. Uçağımız 11 bin metre yükseklikte saatte 850 km. hız yaparak uçarken ben de elimdeki notlarımı karıştırmaya başladım.

Karadeniz semalarından Rusya Federasyonu hava sahasına giren uçağımız Soçi üstünden Kafkas Dağlarını geçerken sarsılmaya başladı. Çeçenistan’ın başkenti Grozni üstünden geçip Hazar denizi semalarına giriyoruz. 10 saat sürecek uzun uçak yolculuğumuz devam ediyor. Kazakistan semaları ve Aral gölünün üstünden uçarken Türk tarihini hatırlıyorum. Atalarımızın at sırtında yıllarca göçebe olarak geldiği yerlerin üstünden uçarak Çin’e doğru gitmek içimde farklı bir his uyandırıyor. Uçağın genel havasına alıştık. Artık kendimizi sanki bir otobüste hissediyoruz. Zaman zaman sarsıntılar ve pilotun uyarıları ile kendimize geliyoruz. Zamanı iyi değerlendirerek Çin ile ilgili daha önce hazırladığım notları okumaya çalışıyorum.

Uçak’ta Çin hakkında genel bilgileri okuyorum

Çin beş bin yıllık geçmişi ile yazılı tarihi olan bir millet. Türk tarihi ile ilgili önemli bilgiler de Çin kaynaklarından elde ediliyor. Çin’in Resmi dili Mandarin, Çince’nin en çok kullanılan lehçesi. Çin’de ayrıca; Pekin’de, Hunan, Gan ve Huizhov gibi farklı lehçeler de konuşulmakta. Çin Devletinin resmi dini olmamakla birlikte nüfusun büyük bir çoğunluğu Budist, Taoist ve Konfüçyüs felsefesini benimsemekte. Çin’de Hıristiyan ve Müslümanlar da bulunmaktadır..

* Başkent Pekin (Beijing)

Uçakta elimdeki belgeleri okumaya devam ediyorum. Çin’in Önemli şehirlerinden bazıları; Şanghay, Tianjin, Xi’an, Jiangsu, Hubei, Chongqing. Bu şehirlerden bazılarına gideceğiz. Şimdiden merak etmeye başladım, bu şehirleri.

* Çin Devlet Başkanı Hu Jintao, Başbakan Wen Jiabao.

Türkiye’den on kat daha büyük olan Çin’in coğrafi konumunu okuyorum. Yüzölçümü 9.572.419 km olan Çin’in 2005 yılı tahmini nüfusu; 1.306.313.812, Nüfus Yoğunluğu KM. 2136,5 kişi olduğunu öğreniyoruz.

Kendilerini dünyanın merkezi olarak gören Çin’in Coğrafi konumu; Kuzeyinde Moğolistan Halk Cumhuriyeti, kuzey doğusunda Rusya ve Kuzey Kore, doğusunda Sarı Deniz ve Doğu Çin Denizi, güney doğusunda Güney Çin Denizi, güneyde Vietnam, Laos, Birmanya, Hindistan, Bhutan ve Nepal, güney batıda Pakistan, Afganistan, Tacikistan, Kırgızistan ve Kazakistan ile çevrilidir.

2004 yılı verilerine göre kişi başına düşen yıllık milli gelir 1.089 US-$. Para birimi Yuvan’ın dolar karşısındaki değeri çok düşük. (1. Dolar 8 Yuvan)

* Çin’in milli günü Bağımsızlık ilan edildiği gün 1 Ekim 1949. Çin’in Topografik yapası; Batıda yüksek doğuda alçak: dağlık alan 33.3 %, plato 26 %, havza 18.8 %, düzlük 12 % tepeler 9.9 %. Çin Dağları: Dünyada bulunan 7000 metreden yüksek 19 dağın 7 tanesi Çin’de bulunmaktadır. “Dünyanın Çatısı” olarak bilinen QingHai- Tibet platosunda pek çok yüksek dağ bulunur. Ortalama 6000 metre yüksekliğe sahip olan Himalayalar, deniz seviyesinden 8848 metre yükseklikte olan dünyanın en yüksek tepesi Qomolangma’ya sahiptir.

Çin adeta nehirler kenti. Çin’in başlıca Nehirler : Yangtze Nehri, 6,300 km uzunlukta, Nil ve Amazondan sonra üçüncü. Sarı Nehir, Çin’de en uzun ikinci, 5,464 km uzunlukta.

Kanyon: Yalu Tsangpo Nehrindeki kanyon, dünyanın en geniş kanyonu, 504.6 km uzunlukta ve 6,009 metre derinlikte.

Çin’in İklimi: Coğrafi olarak güneyde tropikal ve astropikal bölgeden kuzeyde çok soğuk bölgeye uzansa da, ülke genel olarak ılıman bölgededir.

Vahşi Hayvanlar: Çin pek çok çeşit yabani hayvana sahiptir. 4400 çeşit omurgalı, 100’den fazla nadir tür, panda, altın maymun, beyaz dudaklı geyik, güney Çin kaplanı, yunus balığı, timsah.

Bitki: Çin çok çeşit bitkiye sahiptir. 32,000 tür bitki, hemen her türlü bitki çeşidi kuzey soğuk bölgelerde ve ilimli bölgelerde mevcuttur. Elimdeki bilgileri okurken bir taraftan da uçağımızın geçtiği yerleri düşünüyorum.

Uçağımız Ortaasya semalarında

Çin’le ilgili bilgileri incelerken Uçak pilotumuz Çin ile Türkiye arasında 5 saatlik zaman farkı olduğunu söyleyen sesi ile kendime geliyorum.

Uçağımız Kazakistan’ın eski başkenti Almatı üstünden Altay dağlarını aşarak Çin hava sahasına giriyordu. Çin semalarına girdiğimizde uçağımızın camından dışarı baktığımda çoktan güneşin doğduğunu gördüm. Artık Çin semalarındayız. Çin devleti sınırları içindeki Uygur özerk bölgesine giriyoruz. “Kaşgarlı Mahmut ve Yusuf Has Hacib’in memleketindeyiz.

Uçağımız Doğu Türkistan semalarında. Doğu Türkistan ilk kurulan Türk Devleti. Urumçi, Kaşgar, Turfan gibi yerleri ile kültür ve medeniyet tarihimizde çok önemli yeri var. Uçağın camına yaklaşıyorum. Merakla aşağılara bakıyorum. Urumçi’yi göremesem de hiseediyorum. İlk Türkçe Sözlük olan Divan-ı Lügat-it Türk-i’nin yazarı Kaşgarlı Mahmut aklıma geliyor. Kaşgarlı Mahmut ‘un memleketi Kaşgar illerini seyretmek istiyorum. Ancak hava bulutlu bembeyaz bulutların üstünde uçuyoruz. Beyaz bulutlar Doğu Türkistan illerini kaplamış. Hiçbir şey gözükmüyordu. Uçağımız artık Taklamakan çölü üstünde uçmaya başlıyor.

Taklamakan çölünden sonra bir süre sonra Moğolistan semalarına giriyoruz. Moğolistan, Cengizhan ve başkent Ulan Batur kitaplarda okuduğumuz yerler. Moğolistan topraklarından kilometrelerce yüksekte de olsak kendimizi Moğolistan’ın topraklarında hissediyoruz. Uçağa bineli saatler olmuş, 10 saatlik sürenin yavaş yavaş sonuna geliyoruz. Uçağın alçalmaya başladığını hissediyoruz. Bir süre sonra pilot kemerlerimizi bağlamamızı istiyor ve uçağımız Çin Halk Cumhuriyeti’nin Başkenti Pekin havalimanına inişe geçiyor. Pekin şehrini uçağın penceresinden seyrederken Pekin’in düz bir ovada büyük binlar ve düzenli bir şehir olduğu ilk etapta görülüyor ve saatler süren uçak yolculuğumuz tekerin piste değmesi ile sona eriyor.

Uçaktan inip pasaport kontrolünden geçerken tipik Çinli yetkililer bizleri karşılıyorlar. Hava limanı ter temiz. İşler seri yapılıyor. Çince yazıların yer aldığı Türkiye’den uçakla 8 bin kilometre uzakta çok ayrı bir dünyadayız. Havalimanında Çin Seddi’nin ihtişamlı manzarası beni etkiliyor. Pasaport kontrolünden geçerek Pekin toprağına ayak basıyoruz. Otobüslere binerek 30 Km. uzaklıktaki Pekin şehir merkezine doğru yola çıkıyoruz. Pekin Havalimanının genel durumu ve yolumuz üstündeki fabrika ve binaların Pekin ve Çin’in bizim bildiğimiz gibi geri kalmış bir yer değil de önemli bir merkez olduğunu anlıyorum.

1 milyar 500 bin nüfuslu Çin nereye gidiyor?

Araştırmacı gazeteci ve belgesel yönetmeni olarak 9-19 Nisan tarihlerinde Çin’e giden İsmail kahraman, başkent Pekin, Çin Seddi, Yasak şehir, Pekin’deki Hamdiye Üniversitesi, Tarihi İpekyolu’nun başladığı Şian şehri, Çin’in ekonomi başkenti Şangay, Fuarlar kenti Guanzo, Çin’in elektronik ve kültür şehri Şencan ve dünya ekonomisine yön veren Çin’de devlet içinde Devlet Hongkong’da arıştırma yapıp belgesel çekti. Ekonomi, siyasi ve sosyal açıdan güçlenen 1 milyar 500 bin nüfuslu Çin nereye gidiyor?

Pekin, Bilim ve Teknoloji Şehri

Çin’in mimarî mirasını aksettiren Pekin’in bazı kesimlerinin modernleştirilmiş olmasına rağmen, geleneksel yerlerin korunması için yüzyıllardır büyük bir itina gösterilmiş. 1949’dan bu yana şehrin görünümünde meydana gelen en büyük değişiklik, eski surların dışında kalan sokakların uzatılması olmuş.

Çin Halk Cumhuriyeti'nin başşehri Pekindeyiz. Otelimize yerleştikten sonra şehir içinde gezmeye başlıyoruz. Önce Pekin’in sembolü olan Pekin şehir meydanındayız. Akşam olmasına rağmen meydan ışıl ışıl. Her yer turist akınına uğramış. Meydandaki yüksek binalar ve geniş caddelerle kendinizi sanki Paris veya Londra’da sanırsınız. Pekin’e bir çok ülkeden turist gelmiş.

Pekin meydanında beni en çok ızgara ve yiyecek satış büfeleri ve pazarda Çin yiyeceklerinin satıldığı yerler ilgilendirdi. Sıra sıra dizilmiş bir çok büfede Çin'e özel deniz mahsulleri, ahtapot, çeşitli böcekler ve yılanların pişirildiği ızgara büfeleri karşılıyor. Ekmeksiz yenen ızgaralar ve koku bizleri rahatsız etse de Çinliler ve turistiler halinden memnunlar. Meydanda Türk döneri satan bazı büfeler de yok değildi. Büfelerin girişinde de Türk kebabı adı asılmış. Dönerlerin hemen yanında da ızgaraya geçirilmiş pişmeyi bekleyen Canlı böcekler müşterini bekliyor. Hediyelik eşya satıcıları ve baharatçılar, tarihi Çin’i ve Pekin’i yaşatıyorlar. Pekin şehri ve bölgelerinin nüfusu toplam 15 milyona yakın. 4547 km2 olan şehir alanı metropoliten alanla 16.810 km2’yi bulur. Düz bir ova olan Pekin görmeye değer. Pekin’in kurulu olduğu 30-40 m yüksekliğindeki düzlüğün kuzey kenarını Moğolistan Platosu, kuzeydoğu kenarını ise Yan Dağları oluşturur. Jeologların “Pekin Koyu” adını verdiği çukur alan şehri kuzeydoğudan güneybatıya doğru kuşatıyor, güney ve doğudan da asıl büyük ovaya açılıyor.

Pekin şehri ve çevresinin büyük bir metropol olarak düzenlenmesinin geçmişi 15. yüzyıl başlarına kadar uzanır. Bugünkü metropoliten alan 1959’da kurulmuştur ve dördü şehir merkezinde, altısı banliyölerde olmak üzere 10 semt (Chu) ile çevredeki dokuz ili (Xian) kapsıyor. Pekin’de, ılıman kuşakta görülen karasal bir muson iklimi hüküm sürüyor. Kışlar Moğolistan Platosundan gelen Sibirya hava kütlelerinin tesiriyle uzun, soğuk ve kurak geçer. En soğuk ay olan Ocakta ortalama sıcaklık -4°C’yi bulur. Yaz aylarında genellikle güneybatıdan Kuzey Çin’e giren sıcak ve nemli hava yağışlara yol açar. Yıllık yağış miktarının büyük bölümü bu mevsimde düşer. En sıcak ay olan Temmuzda ortalama sıcaklık 26°C’dir.

Pekin 1950 ve 1960’lardaki yatırımlarla Çin’in önde gelen sanayi merkezlerinden biri durumuna gelmiştir. Şehrin sanayisi ağırlıklı olarak çelik, makine, hassas ölçüm aletleri, petrokimyasal maddeler, dokuma ve elektrikli makine üretimine dayanır. Ayrıca kilim, halı, porselen, çini, yeşim taşı ve fildişi oyma işleri gibi malları üreten geleneksel el sanatları da ekonomide belli bir pay sahibidir. Temelde devlet kuruluşlarının yönetiminde olan hizmet sektörü büyük ölçüde gelişmiş. Çin Milletlerarası Seyahat Servisi ve Çin Denizaşırı Turizm Servisinin çalışmaları ve giderek sayıları artan oteller canlı bir turizmin dayanağını oluşturuyor. Asıl Pekin şehri temelde surlarla çevrili iki eski şehirden oluşuyor: Kuzeydeki iç şehir (Kabaca Dadu) adlı Moğol şehrinin bulunduğu yeri kaplayan “Tatar Şehri” ile güneydeki Dış Şehir (Ming hanedanı döneminde inşa edilen “Çin Şehri”). İç şehir sınırları içinde kalan eski imparatorluk şehrinin bir parçası olan “Yasak Şehir”de imparatorluk sarayı yer alıyor.

Pekin Bilim ve Teknoloji Şehri

Çin'in başkenti Pekin ünlü Çin lideri Mao’nun doğduğu köyün bulunduğu yer. Bu bakımdan Pekin’in başkent olması tesadüfi değil . Çin yönetimi Pekin’e büyük önem vermiş. Son yıllarda Pekin bir üniversite ve teknopark şehri haline gelmiş. Çin üniversiteleri, dünyanın en başarılı ilk 500 üniversitesi arasında çok sayıda üniversite ile temsil ediliyor. Pekin Üniversitesi'nin ilk 10 arasında yer aldığını öğreniyoruz. Pekin Üniversitesi’ne dünyanın bir çok yerinden öğrenci gelmiş. Türkiye’den gelen bazı öğrencilerden bilgi alıyoruz.

Son yıllarda Çince’yi öğrenmek için Türk gençleri ciddi çalışmalar yapıyor. Dünyanın en zor dili olan Çince, Avrupa ülkeleri ile Arap dünyası Çince’ye büyük önem vermiş. Pekin başlı başına teknopark ve üniversite kenti haline gelmiş. Bizlere rehberlik yapan Türk öğrenciler, yüksek binaları göstererek bunların üniversite ve teknopark merkezleri olduğunu söylüyorlar.

Dünyanın en zor dillerinden birisi Çince. Çin alfabesi ve Çince yazısı, şekle dayalı kelimelerin temelinde, sese önem verilerek oluşturulan, anlam ifade eden bir yazı sistemidir. Yaklaşık 10 bin karakter içeren Çince yazının yaklaşık 3 bin karakteri, çok sık kullanılmaktadır. Bu 3 bin karakter, sayısız sözcük ve cümleler oluşturuyor. Çince yazısı, Çin’le komşu olan ülkeleri de derin olarak etkilemiş. Japonya, Vietnam ve Kore gibi ülkelerin yazlarının hepsi, Çince yazısı temelinde üretilmiştir. Gerek Türkiye ve gerekse Çin’de Çince’yi yazıp öğrenmek isteyenlerin sayısı hızla artıyor.

Pekin’in bir yükseköğretim merkezi olma özelliği 1949’dan sonra pekişmiştir. Meşhur Pekin ve Qinhua üniversitelerinin çevresinde gelişmiş olan bilim ve eğitim merkezleri semtinde ideolojik eğitim, tıp, müzik ve teknik alanlarla ilgili çeşitli uzmanlık kurumları da yer alıyor. Ayrıca Çin’in en önde gelen araştırma kurumu olan Çin Bilimler Akademisi Pekin’de. Ülkenin en seçkin kültür kurumları olan Pekin Kütüphanesi, Pekin İmparatorluk Müzesi ve Çin Tarih Müzesi yine buradadır. Pekin aynı zamanda Çin’in önde gelen yayımcılık ve kitle iletişim araçları merkezidir.

Çin’in mimarî mirasını aksettiren Pekin’in bazı kesimlerinin modernleştirilmiş olmasına rağmen, geleneksel yerlerin korunması için yüzyıllardır büyük bir itina gösterilmiş. 1949’dan bu yana şehrin görünümünde meydana gelen en büyük değişiklik, eski surların dışında kalan sokakların uzatılması olmuş.

Pekin’de şehir içi taşımacılık yaygın bir otobüs ve tramvay şebekesiyle sağlanıyor. Bisiklet de burada çok kullanılıyor. Muntazam otobüs seferlerinin işlediği karayolları, yakın yerleşim merkezleriyle başlıca bağlantıyı sağlayan demiryolları ve havayolu merkezi olan Pekin, Çin’in çeşitli büyük şehirlerine, ayrıca Moskova, Kuzey Kore, Moğolistan ve Vietnam’ın da başşehirlerine tren ekspres seferleriyle bağlanıyor. Çin’in başkenti Pekin’i yakından tanımak için günler hatta aylar gerekmekte. Çin'i tanımak için Pekin'i tanımak ve gezmek gerekiyor. Biz de imkanlar ölçüsünde Pekin’i gezerek tanımaya çalışıyoruz. Pekin’deki yüksek binalar ve geniş caddeler insanı etkiliyor. Kitaplarda okuduğumuz Çin ile gördüğümüz Çin arasında büyük fark var.

Pekin’de Uygur lokantası

Çin’in yemek kültürü çok farklı. Uygur Türkleri tarafından açılan lokantalar olmasa büyük sıkıntı çekeceğiz. Pekin’de kaldığımız ilk gün Uygur lokantasına gidiyoruz. İçeri girdiğimizde bizden ve kültürümüzden çok şey var. Uygur gençlerinin hazırladığı sofralar ve yemek kültürü asırlar öncesinden bizim kültürümüzü yansıtıyordu. Lokanta içindeki özel müşteri gurupları için kurulan geniş masalı salonlardan birisine oturuyoruz. Masa üstünde dönen cam üzerinde bizlere yabancı olmayan yemekler, pideler ve şişeler bir bir gelmeye başladı. Yemeğe şekersiz Çin çayı içerek başlıyoruz. Uygur özerk bölgesinden gelen nar suyu, kola ve sıcak su, müşteri ile yakından ilgilenen lokanta yetkilileri…

Bizler yemeklerimizi yerken, Uygur müziği eşliğinde, Uygur gençleri, Uygur dansı yapıyor. Uygur müzik aletlerinin çıkardığı seslere kulaklarımız yabancı değildi. Lokantadan çıkıp Otelimize geldiğimizde gece yarısını geçmişti. Oteldeki odamda Çin’le ilgili bilgileri gözden geçirmeye çalışıyorum. İşte Çin’le ilgili bir kaç not; Pekin’deki Otel odamda aldığım bu notları sizlerle paylaşmak istiyorum. Dünyanın en kalabalık nüfuslu ülkesi Çin’in yaklaşık dört bin yıl geriye uzanan bir kültürel geçmişi var. Günümüz medeniyetinin temel taşlarını oluşturan kağıt, barut, pusula gibi pek çok buluşun kökenleri Çin’e dayanıyor.

Komünist yönetimin etkisiyle bir süre ekonomik açıdan duraklama yaşayan ülke son yıllarda dünyanın en önemli ekonomik güçlerinden biri haline gelmeye başladı. Çin’in bölgede nüfuzu da askeri alandan çok ekonomi üzerinde kendisini hissettiriyor. Binlerce yıl süren hanedanlar ardından 20. yüzyılın başında cumhuriyet yönetimine geçen Çin’de 1949’da, Komünist Parti ve Mao Zedong öncülüğünde Çin Halk Cumhuriyeti ilan edildi. Bu tarihe kadar ülkeyi yöneten Çan Kay-Şek’in yönetimden isimlerle Tayvan’a kaçması, günümüzde hâlâ süren Tayvan sorununun da başlangıcı oldu. Uzun yıllar kapalı bir ekonomi yapısı gösteren Çin, 1980’lerin başlarında, kollektif tarım uygulamasını durdurdu ve özel teşebbüse yeniden izin verdi. Şu anda Çin dünyanın en büyük ihracatçılarından ve rekor düzeylerde dış yatırım çekiyor.

Dünya Ticaret Örgütü’ne katılma hakkı kazanan Çin’in bu anlamda yakında yeni bir devrim yaşayacağı düşünülüyor. Bu şekilde Çin dış pazarlara daha kolay erişim hakkı kazanacak, ancak dış rekabete de açık hale gelecek. Bu durumun özel sektör yatırımlarını arttırması ve devlet hâlâ iktidarda tekelini ve bireyler üzerindeki sıkı denetimini sürdürüyor. Yetkililer muhalefet yönünde hareketleri vakit kaybetmeden bastırırken, sözünü sakınmayanlar çalışma kamplarına gönderiliyor.

Çin Dünya Ticaret Örgütü Üyesi Oluyor

2001 yılının Aralık ayında, Çin Halk Cumhuriyeti’nin Dünya Ticaret Örgütü’yle 15 yıldır sürdürdüğü üyelik müzakereleri tamamlanmış ve hükümet, başta ticaret rejimi olmak üzere ekonomide çeşitli yapısal değişikliklere gideceği ve uluslararası ticaret kurallarına uyumlu hareket edeceğinin sözünü vermiş. Hemen ertesinde yıllardır sinyalleri verilen yüksek büyüme hızı gelmiş, ticaret hacimlerinde rekorlar kırılmış, uluslararası doğrudan yatırımların en cazip çekim merkezi ÇHC olmuştur. Satın alma paritesine göre hesaplandığında dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olan ÇHC’nin normal şartlar altında 20 sene içerisinde bu sıralamada birinci sıraya yükselmesi öngörülmekte.

Başlıca İhracat Yaptığı Ülkeler: ABD (%21.1), Hong Kong (%17.4), Japonya (%13.6), Güney Kore (% 4.6), Almanya (% 4), Hollanda (%2.7), Singapur (%2.2)

Başlıca İthalat Yaptığı Ülkeler: Japonya (%18), Tayvan (%11.9), Güney Kore (%10.4), ABD (%8.2), Almanya (%5.9), Hong Kong (%3.9), Rusya Federasyonu (%3.3), Malezya (%2.5)

Çin’in Başlıca İhraç Ürünleri; Rafine edilmiş petrol ürünleri, yağlama maddeleri, kimyasal ürünler, alkollü ve alkolsüz içecekler, bitkisel ve hayvansal yağlar, elektrikli makineler ve ulaşım ekipmanları, büro malzemeleri, canlı hayvanlar, su ürünleri, pirinç, çay, konserve meyve-sebze, ham ipek, kömür, pamuk ipliği, hazır giyim eşyası, ayakkabı, spor eşyası, hafif sanayi mamulleri, demir-çelik ürünleri, oyuncaklar, elektronik eşya, telekomünikasyon ekipmanları ihraç ediyorlar.

Başlıca İthal Ürünleri ise Muhtelif gıda ürünleri, elektrikli makineler ve motorlu taşıtlar, ham petrol, yağlama maddeleri, bitkisel ve hayvansal yağlar, doğal kauçuk, kereste, kağıt hamuru, pamuk, demir cevheri, gübre, plastik ürünler, çelik mamulleri, elektronik devreler, kimyasallar.

Dünya Bankası verilerine göre Çin Halk Cumhuriyeti’nin milli geliri 2004 yılında bir önceki yıla göre 200 milyar ABD doları artarak 1.649 milyar dolara çıkmıştır. Buna göre 1.300 milyonluk nüfusa sahip ülkede kişi başına düşen gelir 1.304 dolardır. Çin nüfusunun yüzde 92’sini Han ulusu olarak bilinen etnik Çinliler oluşturur. Bunun dışında hükümet tarafından tanınan 55 etnik grup vardır. Çin’deki etnik gruplar nüfusa oranlarına göre aşağıdaki gibi sıralanmaktadır: Ülkenin resmi bir dini yoktur ; ancak Çin ile birlikte anılan Budizm, Taoizm, İslam gibi inançlar ülke nüfusunun yaklaşık %4-6’sını oluşturduğundan nüfusun geriye kalan çoğunluğu ateist olarak nitelendirilebilir. Genel hatları ile bu bilgileri okuyup derin bir uyku çekiliyorum. Sabah erken kalacağız, yolumuz tarihi Çin seddi’ne doğru. Okuduğum bu bilgilerle düşlerimde Çin’le ilgili düşüncelerimi tazeliyorum.

Pekin’de ezan sesi

Sultan Abdülhamid Han, gerek devlet, gerekse cemaat olarak yaşayan bütün Müslümanlarla irtibat kurar, onlara heyetler gönderip, hem maddî hem de manevî yardımlarda bulunurdu. Japonya’dan Amerika’ya kadar bütün Müslümanları maddeten mümkün olmasa bile, manevî bir çatı altında bulundurmayı hedeflemişti. Sultanın bu faaliyeti sistemli bir Panislamizm siyaseti idi. İşte bu teşebbüslerinden biri de Çin’e giden nasihat heyetidir.

Çin’in başkenti Pekin’de gezimiz devam ediyor. Şimdiki durağımız Pekin’deki tarihi cami. 1000 yıllık Pekin Camii çok geniş bir alanda yeşillikler içine kurulmuş. Caminin çevresindeki market, dükkan ve lokantaları; Çinçe, İngilizce ve Arapça olarak Müslüman mahallesi olduğunu gösteren yazılar süslüyor. Yemyeşil büyük bir parkı andıran alanın içine yapılmış tarihi cami içinde kendimizi çok farklı bir dünyada hissediyoruz.

Her yer tertemiz. Tipik Çin mimarisi ile yapılan tarihi cami gerçekten görülmeye değer. Cami içinde Çinli Müslümanlar namaza hazırlanıyor. Tipik Çin mimarisi ile yapılan minareler ve caminin genel durumu bizleri ayrı bir dünyaya götürüyor. Çinli Müslümanları selamlayarak tanışıyoruz. Caminin içide dışı gibi çok muhteşem. Tungan adı verilen Çinli Müslümanlar ellerinde iki havlu ile abdest alıyor. Havludan birisi yüz ve ellerini silmek için, diğerini de ayaklarını silmek için kullanıyorlar. Türkiye’den geldiğimizi öğrenince bizlerle yakından ilgileniyorlar. Türkiye’den daha çok İstanbul'u tanıyorlar.

Caminin müezzini Tipik Çin mimarisi ile yapılan minarelerin altında gür sesi ile hoparlör olmadan ezan okuyor. Kameramızı çalıştırarak Pekin semalarına yükselen ezan sesini çekerken tarihe doğru yolculuğa çıkıyoruz. Caminin baş imam ve yardımcıları ezan okunurken müezzinin yanı başında duruyorlar.

Tercüman aracılığı ile Çinli Müslümanlarla konuşuyoruz. Pekin’de 70 caminin olduğunu, bir çok caminin 1949 Mao devrimi sırasında yıkılmış olduğunu öğreniyoruz. Son 20 yıldır Çin’de kısmen serbestlik var. Herkes dininde serbest. Caminin içinde Çince ve Arapça levhalar görülmeye değer. Camide yaşlılar için oturarak namaz kılacak yerler yapılmış. Uzun sakallı yaşlı nur yüzlü Çinli ihtiyarlarla sadece selam vererek anlaşıp el sıkıp kucaklaşıyoruz. Camide bol bol belgesel çekimleri yaparak tarihe not düşüyorum. Pekin’in 1000 yıllık tarihi camisinde hoş bir sürprizle karşılaşıyorum. Bu bölgeye 1901 yılında Osmanlı Sultanı Abdülhamit Han’ın "Hamidiye" adında bir medrese kurduğunu Çin'e Osmanlı heyeti gönderdiğini öğreniyoruz. Heyette bir çok kişi var. Bu olay tarihi belgelerle sabit.

Osmanlı Çin ilişkileri ile ilgili önemli araştırmalar yapan tarihçi-yazar dostlarımdan Ömer Faruk Yılmaz beyden ayrıntılı bilgi alıyorum. Osmanlı - Çin ilişkileri gerçekten çok önemli. Bugün Hamidiye Medresesinden hiç bir iz kalmamış. Türk kamuoyu Osmanlı- Çin ilişkileri ile ilgili fazla bir bilgiye sahip olmasa da öğrendiklerimiz karşısında heyecanlanıyorum. Başbakanlık Devlet Arşivlerindeki Tarihi belgelerin ışığı altında Osmanlı Çin ilişkilerini birlikte okuyalım.

Sultan Abdülhamit Han’ın Çin’e gönderdiği irşat heyeti

Sultan Abdülhamid Han, gerek devlet, gerekse cemaat olarak yaşayan bütün Müslümanlarla irtibat kurar, onlara heyetler gönderip, hem maddî hem de manevî yardımlarda bulunurdu. Japonya’dan Amerika’ya kadar bütün Müslümanları maddeten mümkün olmasa bile, manevî bir çatı altında bulundurmayı hedeflemişti. Sultanın bu faaliyeti sistemli bir Panislamizm siyaseti idi. İşte bu teşebbüslerinden biri de Çin’e giden nasihat heyetidir.

Çinli Müslümanlara nasihat için heyet gönderilmesi hakkında vesika (BOA, İrade Hususi, nr. 47)

19. yüzyıl başlarında İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar, Belçikalılar hatta Avusturyalılar bile Çin’de sömürge elde etmek yarışına girmişlerdi. Bunların yanında Japonya ve Rusya'da kendilerine bir pay elde etmek için yarışıyorlardı. Fakat, bu sırada Çin’de kurulmuş olan Boxer isimli bir ihtilal cemiyeti, Çin’i baştan başa kana buladı ve batılı emperyalisttere karşı ayaklanma çıkardı. Yabancılara ait ne varsa yerle bir edildi.

Çinlilere karşı Saltanat-ı Seniyyeye bağlılıklarını bildirerek, Sultan adına para bastırıp, hutbe okuttuklarını bildiren Doğu Türkistan -Kaşgar halkının, bu sebeple Kaşgar’ın vilâyet-i Mahsusa’dan sayıldığını ve Çinlilere bırakılmamasını bildirdikleri bir vesika (BOA, YEE, 33, 1638)

Çin Müslümanları ve Osmanlı Heyeti

Çin’in 1900 senesindeki nüfusu yaklaşık 400 milyon idi ve bunun en az 70 milyonu Müslümandı. Bu arada ayaklanmada, Almanya’nın büyükelçisi de linç edilmişti. Bunun üzerine, birleşik bir haçlı ordusu Almanların emrine verilerek, Çinlileri katletmeye başladılar. İşte bu katliamda Müslümanların zarar görmemesi ve isyanların yatışması için Alman İmparatoru Sultan Abdülhamid Han’a müracaat ederek yardım istedi. Bunun üzerine de Sultan Abdülhamid Han tarafından Çin’e bir nasihat (İrşad) heyeti gönderildi.

Bu heyette; Enver Paşa , Kolağası Ömer Nazım Bey, İslâm alimi Dadaylı Mustafa Şükrü Efendi, Kadı Hacı Tahir Efendi, Sarıklı Zühaf alayından Humuslu Muhafız Mahmud, Muhafız Hasan, tercüman Viçin Ço Kinyoli, hizmetli Mehmed Efendi vardı.

Nasihat heyeti, Sultan Abdülhamid Han’ın Yıldız Sarayı’ndan sadrazama gönderdiği 9 Nisan 1317 (1901) gün ve 26 sayılı emri üzerine, gemi ile, 18 Nisan günü yola çıkmıştı. Kızıldeniz yolu ile giden heyet, 33 gün sonra Çin’e vardı. Yollarda uğradıkları yerlerdeki Müslümanlarla görüştüler ve onlara halifenin selamını ilettiler. Heyet, 4 Mayıs 1901 günü Kolombo limanında Müslümanlar tarafından heyecanla karşılandı. Halk, ülkelerindeki camileri ve ziyaret yerlerini gezdirmek için sıraya girmişti.

Osmanlı Heyeti Singapur’da coşku ile karşılanıyor

Heyet Singapur’dan ayrılırken de yüzlerce sandal dolusu Müslüman tarafından büyük bir çoşku ile uğurlandı. Her tarafı Osmanlı bayrakları ile süslemişlerdi. Gerek Şanghay’da, gerek Hong Kong’da halk, o güne kadar görülmemiş tezahüratta bulundular. Heyet Çin’e varır varmaz, oradaki bütün elçilikler ve yerli hükümet temsilcileriyle görüşmeler yapıldı. Ünlü Çin generali, Lin-Van-San ve KocongKi heyeti kabul ederek görüştüler. Bu esnada Çin Müslümanlarından oluşan bir askerî tabur tarafından karşılandılar. General, heyete akşam yemeği verdi.

Heyet, devlet temsilcileri ile görüştükten sonra, Müslüman halka, halifenin nasihatını havi mesajını da tebliğ ettiler. Padişahın hediyeleri dağıtıldı. Bu arada ayaklanma sırasında, mezarlarına el konulan Müslümanların mezarlıkları heyet tarafından kurtarıldı. Heyet, ayrıca İstanbul’da Çince bastırılan ve halifenin emir ve hissiyatını ifâde eden beyannameler; buradaki Müslümanlara dağıttı. Bu beyannamede, halifenin selamı, bütün Müslümanlara duası ve muvaffakiyetlerinin temini için yardım mesajları vardı. Çin Müslümanları üzerinde tesirli olan bu beyannameyi, bir abide gibi sakladılar ve ona hürmette bulundular.

Heyet Çin’den ayrılırken, Müslümanların hediyelerini koyacak yer kalmamıştı. Hediyeler arasında, koyunlar, kazlar dahi vardı. Çinli Müslümanlar, heyeti göz yaşları ve tezahüratla, tekbir ve tehlillerle uğurladılar. Sultan Abdülhamid Han’ın Ümit Burnu’nda Gab şehri Müslümanlarının çocukları için tayin edilen hocaların maaşının arttırılmasına dair bir emri (1315/1897).

Çin seyahatinden sonra, Padişaha bir rapor verildi. Bu raporda, Doğuda mühim yerlerin İngilizlerin elinde olduğu, Türk konsolosluklarının bulunmayışının verdiği eziklik, Çin Müslümanlarının dini tedrisat verecek hocalarının olmadığı ve bunun için buralara hocaların gönderilmesi gerektiği yazıyordu.

Korku abidesi, Çin Seddi

Çinli Müslümanların, hilâfet merkezi ile olan irtibatları, aradaki mesafenin uzaklığı sebebiyle zor oluyordu. İstanbul ve diğer İslâm memleketlerinden haber almak isteyen Çinli Müslümanlar, bu isteklerini Sultan Abdülhamid Han’a bir mektub yazarak bildirmişlerdi. Çince olan olan mektubun tercümesi şöyledir:

- "Bismillahirrahmanirrahim;

Âdem oğlunu faziletli edip, onları alemin üstünü kılan yüce Allah’a hamdolsun. Ve dünyanın nuru hidayetiyle münevver kıldığı (nurlandırdığı) Resûl-ü Ekrem Muhammed Mustafa ve bütün ashabına bol bol ve sayısız selamlar olsun. Pekin şehrindeki Büyük Mescid’de müftü olan Davud oğlu Abdurrahman fakir ve hakir bendeniz tarafından, Sultanü’l-Muazzam Sultan Abdülhamid Han’ın yüce makamına. Allah, dünya durdukça mülkünü daim kılsın ve taki O'nun gölgesi altında barınan insanların tamamı O'nun lütûf ve inayeti altında mutlu olsunlar. Pekin Müftüsü Davutoğlu Abdurrahman tarafından Sultan İkinci Abdülhamid Han’a yazılan, Çin Müslümanlarının durumunu anlatan mektubu (BOA, Yıldız Maruzat, 1210, sıra no: 4628) Allah, yüce Sultan’ın saadetini ve devletini devamlı kılıp dünya ve ahiretteki bütün afetlerden muhafaza buyursun. Böylece, ey affı geniş ve ey keremi sonsuz olan Hazreti Allah (c.c.)’ın yeryüzündeki gölgesi ve halifesinin halifesi malumu aliniz olsun ki, Pekin’deki garip ve fakir Müslümanlar Nebi’nin hicretinden sekizyüzyıl sonra Çin’in Nankin şehrinden geldiler ve bu hicret beşyüz seneden daha fazla hâlâ devam edegelmektedir. Pekin’deki devlet idarecisi çok muhteremdir ve halkına çok iyi muamele etmektedir. Ancak, yardımcılarının çoğu melânet ve kötülükle dolu olup gözleri malda ve halka zulmetmektedirler.

Hıristiyan ve Yahudilerle birleşerek idârecinin tuttuğu iyi siyaseti bozup mülkünü ıslah yolundaki çabalarını da yıkmaktadırlar ve böylece idarecinin yetkisi zayıf ve Hıristiyanların bu güçlü durumunda bir şey yapamaz durumda kalmaktadır. Ancak, Allah’a hamdolsun, Müslümanlar bu zümrelerin istediklerine boyun eğmiyorlar. Bu zümrelerin oynadıkları oyun ve entrikalarla mallarımız terkedilip, pazarlarımız da güçsüz kaldı. Tüccarlarımız sıkıntı içinde kaldılar.

Pekin idarecisine gelince; Hırisyanlarla savaştı ve bizden on bin ve daha fazla Müslüman öldü. Böylece biz Müslümanların durumu, kâfirlerin idareci nezdindeki mertebelerine göre çok zayıftır. Biz Müslümanların ilim ve irfan yönünden durumumuz da pek zayıftır. Zira bir kısmı yıkık olan Pekin’in 29 mescidinde okumak ve tedrisat (eğitim) yapmak çok az olup, biz İstanbul’daki ve sair  (diğer) Müslümanların ahvalini ve efendimiz ulu Sultan’ın ahvâl-i şerifleri (şerefli hallerini) hakkında meşhur seyyah ve faziletli alim ve müdekkik (araştırmacı) Muhammed Ali gelinceye kadar bir şeyler bilmiyorduk. Ondan Efendimiz Sultanımızın memleketine ve Müslümanlara dair sorduğumuz suallere cevaben, oralardaki din ve dünya bereketini, İslâm iman ve saadetini duyduk ve Allah’a şükür ve hamdettik. Sizin yüce makamınızı ziyaret etmeyi her ne kadar ister ve arzu ediyor isek de ne yazık ki, bu mümkün değildir.

Allah’tan sizin ve devletinizin devamı için dua ve niyaz ederiz. Çin’de Müslüman pek çok olup, hepsi de Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’tendirler. Bir çok yerde mescidlerimiz ve imamları da mevcuttur. Cehalete gelince; onun sebebi ise, kitap ve derslerin az olmasıdır. Fakat İslâm’ın buradaki zayıflığının sebebi, aramızdaki haberleşmenin mümkün olmayışıdır. Halbuki, Pekin idarecisine Hıristiyanlar elçi gönderdiler. Sizden ricamız, zat-ı şahanelerini temsil edecek bir elçinin Pekin’e gönderilmesidir. Böylece, biz burada zat-ı şahanelerinin yardımıyla daha da güçlenir, İslâm’ın nuru artar ve Şeriat-ı mübin daha da kuvvetlenecektir. Hiç bir zaman bizleri unutmamanızı, her hal ve karda alakadar olmanızı rica eder ve bizleri hayır dualarınızdan eksik etmemenizi niyaz ederiz.

Bütün ehl-i İslâm’a ve Sultan-ı Muazzam Efendimiz hazretlerine selâmlarımızı sunuyor, Allah’tan Zât-ı Şâhânelerine, Müslümanların sevabının kat kat artmasını ve düşmanlara karşı her zaman mansur ve muzaffer eylemesini dileriz. Hazreti Allah (c.c.) Zât-ı Şâhânelerinin oğlunu ve oğlunun oğlunu her zaman korusun. Âmin. Yâ Rabbel Âlemin
. 4 Zilhicce 1317 .

Türk ve Moğol Akınlarını önlemek için yapılan Çin Seddin’deyiz

“Adriyatik’ten Çin Seddine" deyimini ben biraz daha geniş coğrafyaya yayarak değiştirdim. “Zaferler Tarihimiz” kitabımıza da isim verdiğim Endülüs Medeniyetini de içine alan “Cebel-i Tarık’dan Çin Seddi’ne” deyimini ilk kullanan gazeteci ve televizyon belgeselcisi benim. 2000 yılında gittiğim bir zamanların Endülüs ülkesi olan İspanya’nın Cebel-i Tarık Boğazı’nda Çin Seddi’ne ne zaman gideceğim diye hayal etmiştim.

Bir grup arkadaşdan Çin’e gitme teklifi geldiğinde programda ÇİN SEDDİ’ni gördüğümde hemen gitmeye karar verdim. Artık Pekin’deyim ve Çin Seddi çok yakınımda. Türklerin yazılı tarihine de önemli kaynak olan Çin Seddi Türkler ve Moğol akınlarına karşı yapılmıştı. Pekin’de kaldığım otelin yola bakan penceresi önünde Çin Seddi’nin tarihi ile ilgili elimdeki bilgileri okurken geçmişte bu bölgelerde yaşanan ihtişamlı Türk medeniyetini düşünüyordum. Çin’e geliş nedenimin başında yer alan Çin Seddi kültür tarihimizde önemli yer tutmakta. 10 Nisan 2006 günü sabah erkenden kalkarak Pekin’e 60 kilometre mesafedeki Çin Seddi’ne gitmek üzere yola çıkıyoruz. Yıllardan beri bir çok televizyon programında adından söz ettiğim Çin Seddi benim için çok önemli. Otobüste Çin Seddi’ne doğru yol alırken tarihi geçmişi düşünüp Çinle ilgili kaynak kitapları okuyordum.

Uzaktan Çin Seddi gözükmeye başladı. Dağların arasından Çin Seddi’ne çıkacağımız yere geldiğimizde otobüslerden inip topluca hatıra resmi çekiyoruz. 10 dolar karşılığı 80 Çin Yuvan’ı ödeyerek alana giriyoruz. Çin Seddi’ne iki türlü çıkma imkanı var. Biz yaya olarak çıkma yerine teleferikle çıkmaya karar veriyoruz. Teleferiklerle Seddin olduğu tepeye çıkarken binlerce kilometre uzunluğundaki Çin Seddi’nin ihtişamlı manzarası karşısında kendimizden geçip gözlerimiz bir büyüye takılırcasına geçmişle gelecek arasında köprü kurmaya çalışıyoruz.

Rehberimiz Çin Seddi’ni anlatıyor

Çin Seddi’ni gezmeye başlamadan rehberimiz Çin Seddi ile ilgili özetle şu bilgileri veriyordu. “M. Ö. 221-210 yılları arasında, Çin İmparatoru Si-Huangti tarafından yaptırılan sed, Sarı Denizin kuzeyindeki Liaotung Körfezi kıyılarından başlar, dağları ve boyun noktalarını takip ederek Kansu eyâletine kadar devâm eder. 5000 km uzunluğunda ve 5-10 m yüksekliğinde, 5-8 m genişliğinde, kalın ve yüksek duvarlardan ibâret olan bu surların üstünde her 200 adımda bir 12 m yüksekliğinde kuleler bulunur. Ayrıca başlıca karayollarına tesadüf eden geçit yerlerinde de 40 kadar abidevî kapısı vardır.

Çinliler Türk ve Moğolların istilâsından korktuğu için bu Seddi yapmışlardır. Bu seddin yapılmasına rağmen Türk ve Moğolların akınlarıyla Çin ülkesi fethedilmiş ve Çinliler yapılan saldırıları engelleyememişler. M.Ö. 211 senesinde Hun Türkleri tarafından aşılan Çin Seddi, ikinci defâ 1644’teki Mançu istilâsında da aşılmıştır. Çin mimarlığının en eski ve büyük eseridir. On beş ve on altıncı asırlarda önemli tamir gören Çin Seddi günümüzde turistlerin çok ilgisini çekmektedir."

Gerçekten dünyanın dört bir yanında Çin Seddi’ne ziyaretçi geliyor. Rehberimiz Komünist Çin Halk Cumhuriyeti’nin Kurucusu Mao’nun şu sözlerini hatırlatıyor. “Çin Seddi’ne çıkmayanlar, gerçek adam sayılmaz.” Dünyanın “7 Harikası”ndan biri olarak adlandırılan Çin Seddi, dünyanın en uzun geçmişe sahip ve en büyük çaplı askeri savunma projesidir. Çin Seddi dünyada insanlar tarafından yapılan uzaydan gözüken tek eser olduğu söylenmekte. 1980 yılında Çin’in uluslararası simgesi olarak kabul edilmiş bir eser. Geçtiğimiz aylarda Çin tarafından uzaya gönderilen uzay mekiğindeki Çinli astronot Çin Seddi’ni uzaydan göremedim dese de Çin Seddi insanı etkilemeye devam ediyor.

Çin Devlet Yönetimi “Adriyatik’den Çin seddine” sözüne fena kızıyor

Binlerce kilometre uzunluğunda olan Çin Seddi, 3 bin yıl önce yapılmış. Çin Seddi’nin inşasında yüz binlerce kişi ölmüş. Çinliler Moğollara karşı yapıldığını söylüyor, ancak bizler Türklere karşı yapıldığını biliyoruz. Çin devlet yönetimi merhum Turgut Özal’ın "Adriyatik’ten Çin Seddi’ne" sözüne fena halde kızıyorlar. Bir başka söylentiye göre Zamanın Orta Çin Krallıkları insanları meşgul etmek ve devlete baş kaldırmalarını önlemek için bu Seddi yapmışlar. Resmi kaynaklar kuzeydeki Moğol- Hun saldırılarını engellemek için, sınırlarda duman işaretlerinin verildiği kule ve kaleleri birbirlerine setlerle bağladılar. Çin Seddi böylece oluşturulduğu yazılır.

Çin Seddi’ni büyük bir heyecanla gezerek belgesel çekip Çin Seddi’nin bir çok yerinde sunumlar yapıyor ve rehberimizin eşliğinde dünyanın çeşitli yerlerinden gelen turistlerle konuşuyoruz. Çinlilere Türkiye’yi soruyoruz. Çinliler daha çok İstanbul’u biliyor. Çin Seddi’nin duvarlarını çoğunluğu, büyük tuğlalar, toprak ve küçük taşlardan yapılmıştır. Duvar yüksekliği yaklaşık 10 metre, genişliği 4-5 metre arasındadır. Dört atın yan yana yürüyebildiği bu genişlik, askerlerin hareketlerine , tahıl ve silahların nakliyesine elverişliydi. Çin Seddi’nde belli aralıklarla kuleler bulunur. Askerler, bu kulelerde dinlenir, silahlar ve tahıl da kulelerde korunurdu. Düşmanlar gelince, kulelerden yakılan ateşten çıkan dumanlarla savaş işareti verilirdi.

Çin Seddi her bakımdan görülmeye değer. Çin Seddi’nde zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorum. Yaşlı, genç, çocuk her renkten ve her milletten insanlar akın akın Çin Seddi’ni geziyor. 1 saatlik belgesel çekiminin sonuna geldiğimden son konuşmamı yapıp, elveda Çin Seddi deyip, buradaki gezimi noktalıyorum. Tekrar teleferikle geri dönüyoruz, aklım Çin Seddi’nde kalıyor. Bazı kaynaklar Çin Seddi’nin uzunluğunu 7500 kilometre olarak veriyor.

Teleferikle Çin Seddi’nden ayrılırken kendi kendime düşünüyorum... Çin Seddi’nin uzunluğu ne olursa olsun 3 bin yıl önce yapımına başlanan ve yapımında yüz binlerce kişinin öldüğü Çin Seddi Türk akınlarına karşı yapılsa da Türkler bir çok kez Çin Seddi’ni aşarak Çini ele geçirmişler. Çok sabırlı bir millet olan ve 5 bin yıllık yazılı tarihe sahip olan Çinliler kendilerini işgal eden herkesi asimile etmişler. Çin Seddi’ni aşan Türkler ünlü Türk hakanı Bilge Kağan'ın "Çinlilerin ipekleri ve kadınlarından uzak durun" nasihatine kulak verselerdi bugün Çin’de asimile olmamış ve Türklüklerini kaybetmemiş milyonlarca Türk olurdu.

Evet bugün bile cebine 5-10 bin dolar koyarak ticaret yapmak için Çin'e giden Türklerin bir çoğu Çin İpeğinden uzak dursa da ucuz Çin mallarını Türkiye’ye getirerek ekonomimize zarar vermekte. Çin kadınlarına ilgi gösterip binlerce dolar harcamakta, daha sonra anlatacağım Çin'in fuarlar kenti Guvanzo’da gördüğüm üzücü manzaralar bana Bilge Kağan'ın ünlü sözünü hatırlattı... Bilge Kağan ne kadar haklıymış...

Tianenmen Meydanı ve Yasak Şehir

Çinde Türk damak zevkine uygun yemek bulmak çok zor. Ekmeğin olmadığı haşlanmış Pirinçin ekmek olarak yendiği Çin’de helal yiyecek de çok zor. Kedi, köpek ve daha bir çok yenmemesi gereken hayanların kesilip yendiği Çin’in en özel yemeğinin yılan eti yemeği olduğunu öğreniyoruz. Yılan yetiştirmek için özel çiftlikler kurulduğunu, yılan turşusunun en önemli konuklara ikram edildiğini öğreniyoruz. Çin’in yemek kültürü gerçekten çok ilginç. Çin’de bir zamanlar Sars salgın hastalığı olarak bilinen mikropların kedi ve köpek yenmesinden kaynaklandığı söyleniyor. Sars salgınından sonra bu tür hayvanların daha az tüketildiğini öğreniyoruz.

1 milyar 500 milyon nüfusa sahip Çin’de Sars mikropunun yayılmasında halk büyük sıkıntılar yaşamış. Rüzgar ve hava akımı ile yayılan mikrop yüzünden Çin şehirleri ve tüm sokaklar boşalmış, insanlar günlerce evlerine kapanmışlar. Çin bu korkunç salgın hastalıktan kaç kişinin öldüğünü açıklamak istemiyor. Bazı söylentilere göre yüzbinlerce kişinin bu salgından dolayı öldüğü söyleniyor.

Saras mikrobunu; ekonomik ve siyasi olarak gelişen Çin’in önünü kesmek için Amerika’nın biyolojik saldırısı olduğu ve Çin devleti tarafından yapılan araştırma’da Sarsın laboratuvarlarda üretildiğinin tesbit edildiği söyleniyor. Ancak bir gerçek var Sars; salgını ile ilgili dünya kamuoyu yeterli bilgiye sahip değil. Gerçekten ABD ile Çin arasında gizli bir biyolojik savaş mı yapıldı? Tarih bir gün bu olayı araştıracak, gerekli hükmünü verecektir.

Bitki çayı ve sıcak suyun Çinlilerin hayatında özel yeri var

Kuş gribinin ilk yayıldığı Çin’de bu salgından çok sayıda Çinlinin öldüğü biliniyor. Et ve pirincin çok tüketildiği Çin’de zeytin, beyaz peynir, ekmek tüketilmemekte. Ekmek Uygur lokantalarında pide şeklinde bulunmakta. Biz yemek sıkıntısını Pekin’de kaldığımız otelde yaşadık. Daha önce uyarıldığımız için Çin’e hazırlıklı gittik. Bavullarımızda beyaz peynir ve zeytin paketlerinin ayrı bir yeri vardı. Pekin’de kaldığımız oteldeki özel kahvaltı bölümüne geldiğimizde masanın üstünde bulunan yiyecekler karşısında şaşırdık. Kahvaltı masasında bulunan hiç bir şeyi yiyemedik.

Çay yerine çeşitli türden çorbalar var. Soya fasülyesi ile yapıldığı için hoş olmayan kokular yüzünden çorba içemedik. Çin’de özel bitki çayları var. Oteldeki odamızda Çin bitki çayı, fincan ve sıcak su ısıtıcıları var. Kendi çayımızı kendimiz yaptık, kahvaltımızı Türkiye’den getirdiğimiz yiyeceklerle otel odamızda yaptık.

Garsonlardan su istediğinizde sıcak su getiriyorlar. Çinliler sağlıklarına çok önem veriyor. Soğuk su içmiyorlar. Arabalar ve işyerlerinde her Çinlinin kendisi için bitki çayları var. Cam termoslar bitki çayları ile dolu. Herkes bitki çayı içiyor. Ufek tefek olan Çinliler çok iyi yemek yiyorlar. Çubuklarla yemek yemeleri görülmeye değer.

Biz de Pekin’deki otelin kahvaltı salonunda iki çubukla yemek yemeye çalışıyoruz. Ama yemek yemek ne mümkün. Yarım saat uğraştıktan sonra çubuklarla az da olsa yemeye çalışıyoruz. Çin’deki yemek kültürünü anlatmak için sayfalar yetmez. Çin’in yemek kültürü başlı başına incelenmeli.

Çin yemek çubukları (Kuaizi)

Rehberimizden Çin sofralarının simgesi yemek çubukları (Kuai zi) için bilgi alıyoruz. Genellikle kabul edildiği üzere dünyada yemek yemek için üç yöntem vardır. Doğrudan elleriyle yemek yiyenler, insanlığın yüzde 40’ını; çatal, kaşık ve bıçakla yemek yiyenler yüzde 30’unu; çubuklarla yemek yiyenler ise yüzde 30’unu oluşturuyor.

Çin yemek çubukları olan “Kuai zi”nin nasıl keşfedildiğine gelince… Bazı tahminlere göre, eski insanlar yiyecekleri pişirirken rastgele iki ince ağaç veya bambu dalını kesiyor, yiyecekleri ateşin üstünden bu çubuklarla alabiliyorlardı. Böylece yemeklerin lezzeti ve sıcaklığı kaybolmuyordu. İnce ağaç dalları Kuai zi (çubuklar ) halinde geliştirildi.

Kuai zi’lerin yalnızca iki ince çubuk olduğunu zannetmeyin. Bu iki ince çubuğu iyi kullanabilmek için zamana ve çaba harcamaya ihtiyaç vardır. Çinlilerin çubuk kullanmadaki ustalıkları yabancıların dikkatini çekmektedir. Hatta bazı batılı ülkelerde çubukları kullanmayı öğreten “yetiştirme merkezleri” de açıldı. Bazı tıp uzmanları, çubukları kullanırken insan vücudunda 30’dan fazla eklemin ve 50’den fazla kasın harekete geçtiğini, çubuk kullanımının parmakların çevikliğine ve beynin gelişmesine son derece yararlı olduğunu belirtiyorlar.

Çin’e gideceklere önemli hatırlatma

Evet Pekin’de kaldığımız otelin kahvaltı salonunda tanıdığımız yemek çubukları artık Çin’de kaldığımız 10 günlük süre içinde hayatımızın bir parçası oldu. Çatal-kaşık bırakmalarına rağmen ben sofrada çubuklarla yemek için çaba harcıyorum. Çubuklarla yemek yemeye başladığım sırada Çin gezimizin de sonuna gelmiştik. Hatıra olarak Çin’den iki yemek çubuğu getirmeyi ihmal etmedim.

Bir gün yolunuz Çin’e düşerse Çin’e gitmeden önce Türkiye’den zeytin, sallama çaylar, beyaz ve kaşar peynir almayı unutmayın. Ben yanıma aldığım zeytin, peynir ve çay sayesinde sıkıntı çekmedim. Siz siz olun bu yiyecekleri yanınıza almayı unutmayın. Uygur lokantalarına gidip Doğu Türkistan yemek kültüründen, mutfağından doya doya yiyebilirsiniz. Ancak her Uygur lokantasını Müslüman Uygurlular işletmiyor. Bu lokantalarda yılan, kedi ve köpek ızgaraları da pişiriliyor. Aman dikkat.

Pekin’deki Tianenmen meydanı ve yasak şehri geziyoruz

Pekin’de son günümüz. Bugün Tianenmen meydanı ve Yasak şehri gezeceğiz. Tianenmen meydanında Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurucusu Mao’nun mumyalanmış anıt mezarı var. Meydan çok geniş. Mao’nun 1949 yılında Çin Halk Cumhuriyeti’ni ilan ettiği konuşmayı Yasak şehrin (Kraliyet Sarayları) girişindeki tarihi Sarayın hemen önünde yapmış. Bu meydanda 20 yıl önce özgürlük isteyen binlerce Çinli öğrenci Çin askeri tanklarının altında ezilmişti. Çinli öğrencileri Amerikalı ünlü dolar milyarderi, Gürcistan, Kırgızistan ve Ukraynadaki pembe ve turuncu devrimlerin düzenleyicisi George Soros’un kışkırttığı ve öğrenci eyleminden hemen önce Soros’un Çin’deki tüm faaliyetlerinin durdurulduğunu öğreniyoruz. Bu meydandan Yasak şehre gitmek için acele ediyoruz.

Tianenmen meydanı çok geniş bir alan. Mao’nun anıt mezarının bulunduğu binaya gitmek için binlerce kişi kuyrukta bekliyor. Çinli asker ve polislerin görev yaptığı alanda istediğimiz gibi belgesel çekimleri yapıyorum. Tarihi binalar ve anıt mezarların olduğu bina ve meydan kızıl Çin bayrakları ile süslenmiş. Mao’nun mumyasını görmek için insanlar saatlerce soğuk ve yağmurda bekliyor. Köylüler ve fakirler Mao’yu halen çok seviyor.

Tianenmen meydanını geride bırakarak Yasak kente geliyoruz. Yasak kent diye anılan Kraliyet Sarayının girişi bile gerçekten görülmeye değer. 600 yıldan beri Çin kralı olan her hanedan kendi adına bir saray yapmış. Kraliyet döneminde halka kapalı olan bu kent ve saraylar bugün turistlere açık. Pekin’de görmemiz gereken Yasak şehre mesai saati geçtiği için giremiyoruz. Yasak kentin kapısı kapanmış. Kapalı Saray Kapısının önünde üzgün bir vaziyette Yasak kentle ilgili rehberimizden bilgiler alıyoruz.

500 imparatorun yaşadığı Pekin’deki yasak kent (Gugong)

Çin’in başkenti Beijing’in merkezinde altın gibi parlak ve çok görkemli eski bir yapı bulunuyor. Bu yapı, dünyaca tanınmış Yasak Kent’tir. Beijing’deki Yasak Kent, Çin’in eski çağlarındaki imparatorluk saraylarının “incisi” ve dünyanın en büyük çaplı, en iyi muhafaza edilen ahşap yapı topluluğu olarak kabul ediliyor. Yasak Kent, 1987 yılında, “Dünya Mirasları Listesi’ne girdi.

1406 yılında hüküm süren Ming hanedanının ikinci imparatoru Zhu Ding’in emriyle inşa edilmeye başlanan Yasak Kent, 14 yılda tamamlandı. Çin tarihinde son hanedan olan Qing hanedanının yıkıldığı 1911 yılına kadar geçen yaklaşık 500 yıl içinde, toplam 500 imparator Yasak Kent’te yaşadı ve devlet işlerini gördü. Beijing’deki Yasak Kent, büyüklüğü, tarzı, mimarlık sanatı ve lüks süslemeleri açısından dünyada nadir görülen örneklerden biridir.

Yaklaşık 720 bin metrekare alanı kaplayan Yasak Kent, güneyden kuzeye yaklaşık bin metre uzunluğunda, doğudan batıya yaklaşık 800 metre genişliğindedir. Yasak Kent’in dört tarafı, 10 metreyi aşkın yükseklikteki duvarlarla çevrilidir. Kent duvarı dışında 5 metre genişliğinde koruma kanalı vardır. Yasak Kent, feodal hanedanın kuralları, siyasi ölçütleri ve töre ruhuna sıkı bir şekilde uyularak yapılmıştır. Yasak Kent, yapısı, ölçüsü, mimarlık tarzı, kullanılan renk ve yapılan süsler açılarından imparatorun yetkisinin her şeyin üstünde olduğunu ve katı sınıf yapısını gösterir.

Yasak Kent’in, ziyaretçilerin dikkatini en çok çeken üç salonu vardır. Bunlar Taihe, Zhonghe ve Baohe salonlarıdır. Bu üç salon, imparatorların yönetim yetkisini kullandıkları ve önemli törenlerin yapıldığı ana yerlerdir. Taihe Salonu, Yasak Kent’in merkezidir. İmparatorların altın koltuğu, bu salondadır. Yasak Kent’in en görkemli yapısı olan Taihe Salonu, 30 bin metrekarelik büyük meydanın tam kuzeyinde yer alıyor. 8 metre yüksekliğindeki beyaz taş merdiven üzerinde inşa edilen Taihe Salonu, 40 metre yüksekliğiyle, Yasak Kent’in en yüksek yapısıdır. Çin kültüründe ejderha, imparatorun yetkisini simgelemekteydi. İmparator, “ejderhanın gerçek oğlu” olarak adlandırılırdı. Taihe Salonu’nun dekorasyonunda büyük oranda ejderha figürleri kullanılmıştır. Tüm salonda yaklaşık 13 bin ejderha figürü vardır.

Çin mimarisinin zirvesi: Yasak Kent

Yasak Kent’teki yapıların birçok özelliği var. Yasak Kent’te birçok salon ve kulübe bulunmaktadır. Rivayete göre, Yasak Kent’te “9999.5” oda varmış. Eski çağlarda yaşayan Çinliler, Gök Tanrısı’nın oturduğu sarayda en fazla 10 bin odaya sahip olduğuna inanmışlar. Tanrının oğlu olarak imparatorun kaldığı saraydaki odaların sayısı bu yüzden 10 bini aşamazmış. Bu nedenle Yasak Kent’teki odaların sayısı, Gök Tanrısı’nın sarayındakinden yarım oda daha azdır.

Görkemli Yasak Kent’teki yapılar topluluğu, Çin halkının zeka birikimini gösterir. Mimarlık yapısından, değişik damlarına, kapı ve duvarlarındaki süslere kadar tüm tasarımlar, büyük hayal gücünü yansıtır. Örneğin, Taihe Salonu’nun beyaz taş temeli, salonun daha görkemli ve güzel görünmesini sağlar. Taş temelin, aynı zamanda binayı nemden koruma işlevi de vardır. Temeldeki kanalizasyon şebekesi, masallardaki gibi bir tür ejderha şeklindedir. Üç katlı temelde toplam binden fazla ejderha başı şeklinde su boşaltma borusu vardır. Yağmur yağdığında sular, ejderhaların ağzından boşatılmaktadır. Bu manzara, sanki bini aşkın gerçek ejderha, aynı anda ağızlarından su döküyorlarmış gibi görünür.

Yasak Kent’teki salonların ve odaların tümünün ahşaptan yapılmasından dolayı, yangından korunma konusu, Ming ve Qing hanedanlarının inşaatçılarının başını ağrıtmış. Örneğin, Yasak Kent’te dört sıra, içi büyük taşlarla doldurulmuş evler vardır. Bu evler, yangından koruyucu duvar olarak tasarlanmıştır. Yasak Kent’teki her avluya aynı zamanda toplam 308 büyük bakır kavanoz konulmuştur. Yangın çıktığında söndürmek için bakır kavanozların içine su depolanırdı. Kış aylarında kavanozların içindeki suların donmasını önlemek için altlarında özel ateş yakılırdı.

Tarihi kayıtlara göre, Ming hanedanı döneminde Yasak Kent inşa edilirken, 100 bin işçi ve onlara yardımcı milyonlarca kişi kullanılmıştır. Yasak Kent’in inşası için kullanılan malzemeler, birkaç bin kilometre uzaklıktaki, ülkenin güneybatısındaki Yunnan eyaleti de dahil hemen hemen Çin’in dört yanından gelmiştir.

Yasak Kent’de yer altı odaları

Ayrıca, imparatorluk sarayı olarak Yasak Kent’te birçok değerli tarihi eser korunuyor. Eldeki verilere göre, Yasak Kent’te toplam bir milyonu aşkın tarihi eser bulunmaktadır. Bu sayı, Çin’deki tüm tarihi eserlerin altıda birini oluşturur. Bunların çoğunluğu, dünyada eşi bulunmayan eserlerdir. 1980’li yıllarda Çin hükümeti, 100’den fazla yeraltı odası inşa etti ve tarihi eserlerin çoğunluğu, bu odalarda saklanmaya başladı. Görkemli ve son derece güzel Yasak Kent’teki yapılar, Çin milletinin parlak kültürünün sembolü olarak kabul ediliyor. Çinli ve yabancı inşaat mühendisleri, Beijing’deki Yasak Kent’in tasarım ve inşasının, eşi görülmemiş bir şaheser olarak, Çin’in uzun geçmişe sahip olan kültürel geleneğini gösterdiği gibi, 500 yılı aşkın süre önce Çinli inşaatçıların inşaat alanındaki seçkin başarılarını da yansıttığı görüşündeler.

Yasak Kent’in inşasından bu yana 580 yıl geçti. Yasak Kent’in çoğu yapıları eskidi ve son yıllarda Yasak Kent’i ziyaret edenlerin sayısı, sürekli olarak artarak yıllık ortalama ziyaretçi sayısı 10 milyonu aştı. Yasak Kent’i daha iyi korumak için Çin hükümeti, geçen yıldan itibaren kapsamlı bir onarım yapmaya başladı. Alınan bilgiye göre, bu onarım projesi, 20 yıl sürecek.

İmparatorlar kenti Şian

12 Nisan 2006 tarihinde sabah saat 08.30’da Pekin’den ayrılarak uçakla Çin’in İmparatorlar şehri Şian kentine gidiyoruz. Pekin Havaalanından Çin Hava Yollarına ait uçakla Şian’a giderken, karlı dağlar ve düz ovalardan geçiyoruz. 2 saate yakın bir uçak yolculuğu yapacağız. Uçağın penceresinden uçsuz bucaksız karlı dağlar ve düz ovalar Çin’in ne kadar büyük bir coğrafyaya sahip olduğunu gösteriyordu.

Şian şehri, araştırmacılar ve belgeselciler için çok önemli. Çin hanedanlarına 1000 yıl başkentlik yapmış bir yer. Dünyaca ünlü İpek Yolu ticaret kervanlarının başlangıç noktası. Bugün 7 milyon nüfusa sahip bu şehirde 1 milyon Çinli ( Tungan) Müslüman yaşıyor. Tarihi geçmişi ve kültürel zenginliği ile önemli olan bu şehri gezeceğiz. Uçağımız karlı dağların üstünden kuş gibi süzülerek uçarken, ben de elimdeki Çinle ilgili bilgileri okuyordum. Çin’in gerçekten muhteşem bir tarihi geçmişe sahip olduğunu daha iyi anlıyorum.

Çin Halk Cumhuriyeti’nde bugün 60’a yakın etnik millet var. Bu bakımdan pek çok dine inanan insan yaşamakta. Çin’deki dinlerden en yaygın olanları; Konfüçyüzm, Budizm, Taoizm, İslâmiyet. Bugün misyonerler sayesinde Hıristiyanlık hızla yayılmakta. Elimdeki dünya haritasına baktığımda Çin’in doğusunda Güney Kore, kuzeydoğusunda ve kuzeybatısında Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan ve Tacikistan, kuzeyde Moğolistan, güneybatıda Afganistan ve Pakistan, güneyde Hindistan, Nepal, Butan, Birmanya Laos ve Kuzey Vietnam, doğusunda ise Büyük Okyanus ile çevrili olduğunu görüyorum. Çin’in hem geçmişte ve hem de bugün nasıl yönetildiğini insanın aklı almıyor. Çin gerçekten çok önemli bir ülke. Bugün bile bu kadar geniş bir coğrafyada onlarca etnik millet nasıl bir arada tutuluyor gerçekten araştırılmaya değer bir konu.

Beş bin yıllık yazılı Tarihi olan Çin’in, geçmiş dönemlere ait yapılan araştırmalarda; Çin hakkında devamlı yeni bilgiler bulunmakta. Şian şehrindeki yeni bulunan tarihi belgeler Çin’in tarihinin ne kadar zengin olduğunu da gösteriyor. Ülkeyi yöneten ilk hanedan olarak Hya ve Şang sülaleleri bilinmektedir. Hya sülalesi hakkında bilinen tek bilgi hükümdarların isimleridir. Şang sülalesinin, yapılan araştırmalar neticesinde yaklaşık olarak M.Ö. 1450-1050 seneleri arasında Çin ovalarına hakim oldukları bilinmektedir. M.Ö. 1050-220 yılları arasında değişik çeşitli uygulamalarla Çov Sülalesi yönetmiştir. Şang Sülalesini yıkarak başa geçen Çov Sülalesi, M.Ö. 1050-771 seneleri arasında feodal bir idare kurdular. Ülkede, feodal devletler bağımsız devletler halinde gelişmeye başladı. Bu durum hükümdarın gücünün azalmasına ve feodal devletler arasında savaşa sebep oldu. Batıdan gelen Türk ve Moğollar, ülkenin büyük bir kısmını fethettiler. Batı milletlerinin eline düşmüş olan topraklarından büyük bir kısmını Çin beyi Tsin, geri aldı. Böylelikle devleti önemli feodal devletlerden biri oldu.

Tarihte Çin’i ilk defa tek bir yönetim altında toplayıp, İmparatorluk haline getiren Çin krallarının yaşadığı Şian şehrinde 1975 yılında bulunan Taş askerlerin olduğu müzeyi ziyaret edeceğiz. Uçağımız Şian Hava Limanına inmek üzere alçalırken, etrafı karlı dağlarla çevrili yemyeşil bir bölgeye geldiğimizi anlıyoruz. Çin köyleri birer şehir gibi tarım alanları ve pirinç tarlaları önemli bir ressamın fırçasından çıkan muhteşem bir tablo gibi.

Çin’in tarih ve kültür kenti Şian

Hava limanı ile 1975 yılında bulunan Taş asker heykelerin olduğu yerin arası 30 Km. Önce Taş asker heykellerinin bulunduğu müzeyi gezeceğiz. Etraf karlı dağlarla çevrilmesine rağmen hava sıcak, Nisan ayının başı olmasına rağmen bu bölgeye çoktan bahar gelmiş; insan temiz yayla ve ova iklimini bir arada yaşıyor. Rehberimiz Çin tarihi ile ilgili bilgi vermeye devam ediyor.

Türk tarihi ile çok yakın ilişkisi olan Çin tarihi hakkında verilen bilgileri can kulağı ile dinliyoruz. Rehberimizin verdiği bilgiler özetle şöyle:

.... “M.Ö. 770-472 devri: Feodal beylerin kendi aralarında iç savaşlara giriştikleri bir devirdir. Bu savaşlar neticesinde yedi bey kalır ve bunlar da kral şanını alarak Çov Sülalesinden ayrılırlar. M.Ö. 472-221 iç savaş sonunda M.Ö. 453 senelerinde Tsin’in feodal devleti üç devlete bölünür. M.Ö. 221-206 aralarında Tsin’in Sülalesi memleketi mutlakıyetle idare eder. Tekerlek dingillerinin standartlaştırılması ve bazı ölçü birimlerinin kullanılmaya başlaması Çin tarihinin bu safhasına ait önemli hadiselerdir. M.S. 168 senesinde meydana gelen bir hükümet darbesi üzerine 220 senesine kadar devam eden iç savaşlar devri başlar. Büyük bir halk ayaklanması bastırılır. Bu iç savaş neticesinde ülke üçe bölünür, kuzeyde Vey (220-264), güneydoğuda Vu (229-280), güneybatı Şu (221-263) imparatorlukları kurulur. Göçlerin arttığı devirde, Tsin Sülalesinin (265-316) başa geçerek, parçalanan Çin’i birleştirmeleri de ülkeye huzur ve istikrar getirdi. Daha önceleri ücretle kullanılan milletler bu savaşlarda (asillerin savaşlarında) o derece kuvvetlendiler ki, bunlardan Hyung-nu’lar (Hunlar) 303’te yeni bir devlet (Han) kurdular. Bu sülale Çin İmparatorunu iki defa esir almış ve 317’den başlayarak bütün Kuzey Çin’de hakimiyet kurmayı başarmıştır. Bunun üzerine Tsin Sülalesi kuzeye inerek burada Doğu Tsin Sülalesini (317-419) kurdu..”...

Şianda kurutularak satılan meyveler

Çin tarihi gerçekten çok ilginç. Kısa bir zaman içinde Çinle ilgili her şeyi bilmemiz mümkün değil. Ama gerçekten gördüğümüz yerler, aldığımız bilgiler Çin hakkında bize önemli fikir veriyordu. Yollar geniş, her yerde oto yol var. Eski bildik fakir Çin çoktan değişim ve dönüşüm sürecini tamamlamış. Çin’de sadece büyük şehirlerde değil Şian gibi iç kesimlerdeki şehirlerde yeni binalar ve yollar yapılmış. Yol üzerindeki büyük fabrikalar bizleri etkiliyor.

Şian kenti bir meyve ve sebze kenti. Üzüm bağları ve meyve ağaçları görülmeye değer. Yol üzerindeki mola verdiğimiz bir tesiste elmadan armuda, hurmadan üzüme bir çok meyve çok modern tesislerde kurutularak satılıyor. Mağazasında onlarca Çinli kız satıcı mal satmak için birbiri ile yarışıyordu. Çok temiz ve güzel bir şekilde ambalajlarda satılan kurutulmuş meyvelerden satın alırken neden Türkiye’de aynı tip üretim yapılmaz diye üzülüyorum. Çok sabırlı ve çalışkan olan Çin insanından alacağımız derslerin olduğuna inanıyorum.

Çin ve dünya uygarlığının başlıca beşiği olan ülkeleri bir araya getiren Deniz İpek Yolu, geçtiği ülkeler arasındaki ekonomik ve ticari temasları yoğunlaştırdığı için “Doğu ve Batı Arasındaki Diyalog Yolu” olarak da adlandırılıyor. Tarihi kayıtlara göre Marco Polo, Çin’e Deniz İpek Yolu üzerinden gelmiş, dönüşte yine Çin’in Fujian eyaletine bağlı Quanzhou limanından gemiye binerek bu yolu izleyip memleketi Venedik’e dönmüştü.Doğu-Batı diyalog yolu: İpek Yolu

Genel anlamdaki İpek Yolu, Batı Han hanedanı döneminde Zhang Qian tarafından başlatılan, doğuda Chang’an şehrinden başlayan, batıda Roma imparatorluğunda son bulan bir kara ulaşım hattıdır. İki güzergaha bölünen İpek Yolu’nun güney güzergahı, Dunhuang ve Yangguan geçidinden geçtikten sonra batıya doğru ilerleyerek Kunlun Dağları ve Conglin Dağları’nı aşar, oradan da Da Rouzi (bugünkü Xinjiang Özerk Bölgesi ve Afganistan’ın kuzeydoğusu), Anxi (bugünkü İran) ve Tiaoshi (bugünkü Arap yarımadası) üzerinden Roma İmparatorluğu’na ulaşırdı. İpek Yolu’nun kuzey güzergahı, Dunhuang ve Yumen geçidinden geçtikten sonra batıya doğru ilerleyerek Tianshan Dağları’nın (Tanrı Dağları) güney eteklerinden Conglin Dağları’nı aşar, oradan da Dawan ve Kangju devletleri (bugünkü Orta Asya) üzerinden güney güzergahıyla birleşirdi. Bu iki güzergah, “Kara İpek Yolu” olarak da adlandırılıyor.

Çin ve dünya uygarlığının başlıca beşiği olan ülkeleri bir araya getiren Deniz İpek Yolu, geçtiği ülkeler arasındaki ekonomik ve ticari temasları yoğunlaştırdığı için “Doğu ve Batı Arasındaki Diyalog Yolu” olarak da adlandırılıyor. Tarih kayıtlara göre Marco Polo, Çin’e Deniz İpek Yolu üzerinden gelmiş, dönüşte yine Çin’in Fujian eyaletine bağlı Quanzhou limanından gemiye binerek bu yolu izleyip memleketi Venedik’e dönmüştü.

Şian Taş Askerler

Çin’in batısındaki Xi’an kentinde bulunan Qin Shihuang Mezarlığı, dünyanın en büyük çaplı, ilgi çekici ve zengin içeriğe sahip imparator mezarlıklarından biridir. Quin Shihuang, kendini döneminde, emek gücünü aşırı kullanarak ve aşırı para harcayarak, kendi mezarını ve çok lüks bir saray olan A’anggong Sarayı’nı inşa ettirdi. Qin Shihuang, Çin’i birleştirdikten hemen sonra, kendi mezarının inşasını başlattı. Qin Shihuang, mezarı inşa ettirmek için 700 bin kişi kullandı. Mezar, 40 yıl boyunca, yani imparator ölünceye kadar bile tamamlanamamıştır. Qin Shihuang Mezarı, Çin’in Sha’anxi eyaletinin Xi’an kenti civarındaki Lishan bölgesinde bulunuyor. 56 kilometrekareyi kapsayan mezarın temeli, dörtgen şeklinde. Temeli güneyden kuzeye 350, doğudan batıya 345, yüksekliği ise 76 metreye ulaşır. Mezar, genel olarak bakıldığında piramit şeklinde görünür. Şu ana kadar 500 asker heykeli, tahtadan yapılmış 18 savaş arabası, 100’den fazla at heykeli çıkarıldı. Bu heykel askerlerin ortalama boyu, 1 metre 80 santimetre civarında. Gerçek bir kişiymiş gibi görünen bu heykel askerlerin her birinin yüz ifadesi farklıdır. Tüm bunlar, Qin hanedanı döneminde heykel sanatının eriştiği üst düzeyi yansıtır.

Güney Çin’de 580 senesine kadar çeşitli sülalelerin kurduğu muhtelif devletler görülür. Suy Sülalesi (581-618) Çin’i birleştirmeye muvaffak oldu. Bu kısa ömürlü hanedan zamanında Çin, Vietnam’ın kuzey ve güneyini ve Tibet’in kuzeyini ele geçirdi. Çin’in nüfûzunu tekrar Orta Asya’da hissettirdi. Bu devrede Kuzey ve Orta Çin Ovasındaki ticari münasebetleri kolaylaştırmak için kanallar açıldı. Ancak bütün bu işlerin yapılması için yabancılardan yardım istenmesi Suy Sülalesinin sonu oldu. T’ang Sülalesi (618-907) işbaşına geldi. Bu hanedan devrinde (664) toprakların yeniden taksimi ve vergilendirilmesi yapılmıştır. Müslüman Arapların saldırıları üzerine Türkistan Çin’in elinden çıktı.

Bundan sonra Türkler devlet idaresinde önemli mevkilere yerleştiler ve sık sık vukû bulan ihtilallerde önemli rol oynadılar. T’ang Hanedanının düşüşünden sonra 960 tarihine kadar 5 küçük hanedan iş başına geçti. Bu devirde Kuzey ve Güney Çin’de küçük eyaletler şeklinde devletler meydana çıkmıştı. 960 tarihinde iş başına geçen Sung Hanedanı zamanında Çin İmparatorluğunun birliği yeniden tesis edilmeye çalışılmış, ancak bunda muvaffak olunamamıştır. Bu hanedan devrinde birçok şehirler kuruldu ve barut kullanılmaya başlandı. Mimari, tarih, şiir, resim, porselen ve bahçecilikte çok yüksek bir seviyeye ulaştılar. Elde bulunan tarihi dokümanlar bu medeniyetin yüksekliğine delil teşkil etmektedir.

Cengiz Han, 1206-27 yılları arasında Çin’i işgal etti ve Moğollar, 1214 yılında Sarı Nehirin kuzey tarafındaki bölgede hakimiyeti ele geçirdiler. 1271 tarihinde Kubilay Han, imparatorluğunu ilan etti. Böylece Yüan Hanedanının (1260-1368) ve başşehir Yenching (Pekin)i kurdular. Moğollarla beraber Yüan Hanedanı bütün Çin’i fethederek hakimiyetleri altına aldılar. Bundan sonra Moğollar Çin kültürünün etkisi altına girerek, din, örf ve adetlerinde, giyim ve kuşamlarında Çin örf ve adetlerini benimsediler.

Chu Yüan Chang, Yüan Hanedanı yerine Ming Hanedanını (1368-1644) kurdu. Bu hanedan zamanında Moğollar, Baykal Gölünün kuzey tarafına sürüldü ve imparatorluk eski kuvvetine kavuştu. Yine bu devirde Avrupalılar Çin’e ulaştılar. Portekizliler ve İspanyollar 16. yüzyılda, Alman ve İngilizler 17. yüzyılda buraya geldiler.

Ming Hanedanından sonra işbaşına geçen Ch’ing Hanedanı (1644-1912) zamanında, Avrupalı tüccarlar, Çin’in önemli kaynaklarını yıllarca batıya aktarıp, bundan istifade ettiler.

Çin, uzun yıllar batıya kapalı kaldı. Çin’in batıya açılması 19. yüzyıl ortalarında başladı. Bu yıllarda Portekiz, İngiltere, Fransa, ABD ile ticari, siyasi münasebetler başladı. Bunlardan İngilizler, Hint pamuklukları ve afyonunu, çay ve ipekle değiştiriyorlardı. Çin üst makamları bu ticareti engellemeye çalıştılar. Bununla ilgili olarak afyon ithalini yasaklayan kararlar aldılar. Bunun üzerine İngilizlerle anlaşmazlıklar çıktı ve savaşlar başladı. Ancak bu savaşlar İngilizlerin galibiyeti ile sona erdi (1842). Yapılan anlaşma sonunda İngilizler daha geniş haklara sahip oldular. Bunun neticesi olarak beş Çin limanı İngilizlere açıldı ve Hong Kong Adası da İngilizlere bırakıldı. Bu savaşlara “Afyon Savaşı” adı verildi. Daha sonra yapılan anlaşmalarla ABD ve Fransa’ya aynı haklar tanındı.

Zamanla anlaşmaların uygulanması aksadı. Çinliler yabancıları ülkelerinden atmak istiyorlardı. Fakat onlar elde ettikleri imtiyazları geri vermeye niyetli olmadıkları gibi, bunları az buldular. Böylece, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında ülkede ayaklanmalar oldu. Fakat bu ayaklanmalar yabancı güçler tarafından bastırıldı. 1858 yılında anlaşma uyarınca İngiliz ve Fransızlar yeni haklar kazandılar. Bir müddet sonra aynı menfaatler ABD ve Rusya’ya da tanındı. Bu olaylardan sonra, Çin’de bir sükûnet dönemi başladı.

Çin-Japon Savaşları:

Çin’in Kore üzerinde hakimiyet kurmak istemesi üzerine 1894 yılında ilk savaş başladı. Kore’de çıkan ayaklanmayı bastırmak üzere her iki ülke de Kore’ye asker gönderdi. Ayaklanma bastırıldı. Fakat daha sonra her iki ülke birbirleriyle savaşa tutuştular. Bu savaşlar sonunda Çin büyük kayıplara uğradı. 1895 yılında savaş sona erdi ve Çin, Kore’nin bağımsızlığını tanıdı, ayrıca Formoza Adasını da Japonya’ya vermek mecbûriyetinde kaldı.

1911’den sonra başa geçen Yuan Şik’ay monarşik bir idare kurmaya başlamışsa da muvaffak olmayarak 1916’da öldü. Bu arada 1917’de sembolik olarak Birinci Dünya Savaşına girmiş ancak bir çok şehirleri bu arada Şanghay, Japonya tarafından işgal edilmiştir.

1925 yılında milliyetçilerin önderi olan Çiank Kayşek yönetimi ele geçirdi. Orduları ile Japonlara karşı savaşarak bir çok yerleri geri aldı. Bu arada Şanghay tekrar ele geçirildi.

Ülkede 1920 yılında Komünist Partisi kuruldu ve taraftar toplamaya başladı. Bu parti, ülkede bir çok karışıklıklar çıkardı. Çiank- Kay-Şek bir taraftan Japonlarla savaşırken, bir taraftan da bu ayaklanmaları bastırmaya uğraşıyordu. Nihayet 1927’de komünistlerin başına geçen Mao Çe-Tung, Çu Enlay ve Çu Di’ ile komünist partisi güçlenerek ülke çapında teşkilatlanmaya, hükümet kuvvetleri ile çarpışmaya başladı. İkinci Dünya Savaşı sona erince, komünistlerle milliyetçiler başbaşa kaldılar. Mao Çe-Tung yönetimindeki komünist birlikleri ülkeye hakim oldular. ABD milliyetçilere yardım eder göründü. ABD’nin Çin’e gönderdiği diplomatlar hep milliyetçilerin aleyhine çalışmış, onların komünistlerin eline geçmesine sebeb olmuşlardır.

Yönetim tamamen komünistlerin eline geçince, Milliyetçi Çin hükümeti, Formoza (Tay-Van) Adasına çekilmek zorunda kaldı. Böylece Çin ikiye ayrıldı: Çin Halk Cumhuriyeti ve Milliyetçi Çin Cumhuriyeti.

1 Ekim 1949 yılında Mao Çe-Tung’un başkanlığında Çin Halk Cumhuriyeti kurulmuş oldu. Böylece Çin’in Asya kıtasındaki bütün toprakları Çin Halk Cumhuriyeti’nin eline geçti. Milliyetçi Çin Cumhuriyeti de Formoza Adasına çekildi ve orada hükümet kurdu. Mao, 1976’da öldü. Mao’nun ölümünden sonra, Maoizm açıktan tenkid edilmeye başlandı. Çin idarecileri ABD ve Japonya ile ekonomik iş birliği yaptı. Mareşal Ye Cienying, Mao’nun yanlışlarını açıkladı. Eski katı durum kaldırılarak ekonomik ve siyasi yönde yumuşama başladı. Çin kapıları yabancı sermayeye açıldı. Son yıllarda demokratikleşme hareketleri kanlı bir şekilde bastırıldı. Fiziki Yapı 9.572.900 km2lik yüzölçüme sahip olan Çin, fiziki yapı itibariyle genellikle doğu, batı olmak üzere iki bölüme ayrılır. Ülkenin batısı; güneybatı ve kuzeybatıda iki farklı yapıya sahiptir. Güneybatı Hindistan ve Bangladeş ile olan sınırlarını, dünyanın en yüksek tepesine sahip olan Himalaya Sıradağları teşkil eder. Himalayaların kuzeyinde yer alan 1 milyon km2 yüzölçüme ve ortalama 3900 m yüksekliğine sahip olan Tibet Yaylası, kuzeyden Astin Tagh ve Nam Şam sıradağlarıyla çevrilidir. Bu dağlarla Himalayalar ülkenin batısında birleşirler. Ülkenin kuzeybatısını teşkil eden Astin Tagh Dağlarının kuzeyi, Doğu Türkistan’ın tarım havzasıdır. Ülkenin kuzeybatı bölgesinde, Tiemşan Dağları, Moğolistan sınırını meydana getiren Altay Dağları, batıda Torbagatay ve Çungarski Alatau ile çevrili geniş Çungarya düzlüğü yer alır.

Ülkenin kuzeyini Gobi Çölünün güney kısmı kaplar. Doğusunda yüksekliği batıya göre fazla olmayan tepeler bulunur. Bu tepeler ülkenin kuzeydoğusundan, güneybatısına doğru uzanarak dağlık bölgeyle birleşirler. Kıngan, Çangpai ve Çangvansai dağlarıyla çevrili olan kuzey doğu bölgesi Mançurya olarak isimlendirilir.

Çin’de nüfus ve sosyal hayat

Doğu Çin’in kuzey kısmı Hai Ho, Hvang Ho ve Kuai Ho nehirlerinin havzalarından meydana gelen düzlüklerden, güney kısmı ise Kuzey Burma ve Çin Hindi yarımadası sınırında yükselen yaylalardan meydana gelir. Bu iki bölge arasında ülkenin en bereketli ovalarının bulunduğu ve nüfusun en kalabalık olduğu kesimdir. Toplam sınır uzunluğu 42.500 km olan Çin’in bu sınır uzunluklarının 22.500 kilometresi Büyük Okyanus iledir. Kıyıları Liatoung ve Şantung yarımadalarında genellikle yüksek, diğer kesimlerinde alçak ve alüvyonlu ovalar halindedir.

Ülke topraklarının üçte biri dağlık, dörtte biri yayla, beşte biri vadi, onda biri tepeler, yüzde on ikisi ise ovalıktır. Akarsuları doğu ve batıda farklı özelliklere sahiptir. Çöl ve yüksek yaylaların bulunduğu batı kesimindeki akarsular, daha çok yeraltı veya çorak havzalar halindedir. Doğu bölgelerindeki akarsular ise genellikle Pasifik Okyanusuna dökülür. Çin’deki zayıf akarsuların suladığı topraklar yüzölçümünün beşte ikisini teşkil eder. En önemli akarsular, Doğu Çin bölgelerinde bulunur. Kuzey doğudaki Mançurya bölgesinde Sungari-Lia Ho ve doğu bölgesinde Sarı Nehir (Huanghı), orta kısımda Mavi Nehir (Yang-tse kiang) ve güneyde İnci Irmağı (Şi-kiang) en önemli nehirlerdir. Doğu bölgesindeki ırmaklar yön değiştirebilme özelliğine sahiptirler. Eriyen kar sularıyla beslenmeler, buharlaşma, kat ettikleri yoldaki çöl şartları bu nehirlerin debileri ve yönlerinin değişmesine etki eden en büyük faktörlerdendir. Mavi Nehir (Yang-tse kiang) 5552 km uzunluğuna sahib olup, dünyanın dördüncü uzun nehridir.

Batı Çin’de seyrek rastlanan akarsular göl havzalarında veya kıraç topraklarda yeraltı suları halinde sona erer. Ülkenin iki büyük ırmağı olan Huang-Ho (4845 km) ve Yang-tse kiang, Tibet’te doğar. Kuzeyde Moğolistan kısmında Huang-Ho Nehri ülkenin en önemli nehridir. Batıdaki tarım havzasında birkaç küçük göl vardır. Moğolistan’daki tuz gölleri, doğu bölgelerdeki Tung-Ting, Pu-yang ve Tai gölleri en önemli gölleridir. Ayrıca pekçok küçük göle (daha ziyade doğuda) sahip olmasına rağmen, başka önemli gölü yoktur. Güney kesimlerinde muson iklimi hakim olan Çin’de, özellikle kuzeybatı kesimleri sert kara ikliminin hüküm sürdüğü bölgelerdir. Kış mevsiminde Orta Asya üzerinde bulunan soğuk, kuru ve yüksek basınçlı hava, karalardan denizlere doğru bir rüzgara sebep olur. Yazın bu durum tam tersine olarak meydana gelir. Denizlerden karalara doğru esen rüzgarlar haliyle nemli olurlar. Doğu kesimleri bilhassa yaz aylarında musonlar sebebiyle bol yağış alır. Batı kısımları yağış yönünden son derece fakir bölgelerdir. Kuzeybatıda senelik 50 mm civarında olan yağış ortalaması, güneydoğu kesimlerinde 3000 mm gibi çok yüksek bir rakamı bulur. Mayıs ve ekim ayları arasında yağan yağmur, senelik miktarın yaklaşık % 80’ini teşkil eder. Kuzey bölgelerinde temmuz ve ağustos ayları yağmur mevsimleridir.

İklim

Güneyde tropikal iklim sıcaklıklarına karşı kuzeyde kara iklimine uygun sıcaklıklar görülür. Yaz mevsiminde kuzey ve güney bölgeleri hemen hemen aynı sıcaklığa sahipken, kış aylarında sıcaklık farkı 35°C gibi büyük bir rakama ulaşır. Kuzey bölgesi, kışın sert kara iklimi sebebiyle soğuk bir kış mevsimi yaşarken, güneyde ılıman bir ekvatoral iklim hüküm sürer. Güneydoğuda uzun ve sıcak yazlar, özellikle Tibet ve Tsinghai platolarında ise çok uzun ve sert kışlar hüküm sürer. Burada yazlar aksine kısa ve sıcak geçer.

Tabii Kaynakları

İklim ve fiziki yapısının tabii neticesi olarak doğu bölgeleri ormanlarla kaplı, batısı ise çayırlık, geniş olarak da çöl bitkileri ile kaplıdır. Ormanların kapladığı alan, toplam yüzölçümün yüzde onunu teşkil eder. Güney kesimlerde tropikal ağaçların teşkil ettiği ormanlar kuzeye gidildikçe yaprak döken ağaçlardan meydana gelir. Biraz daha kuzeye gidilince, ülkenin orta kesimlerine gelinir ki, buralarda yaprak dökmeyen kozalaklı ağaçlar mevcuttur.

Kuzeyde, step ve çöl bitkileri hakimdir. Güneybatıdaki Tibet soğuklarının bulunduğu bölgede nadir rastlanan dağınık ve bodur bitkiler yetişir. Dünyadaki hayvanlardan kuş türlerinin % 12’si, memeli hayvan türlerinin % 10’u, balık türlerinin de % 9’u Çin’de yaşamaktadır. Pandalar ve semenderler Çin’de yaşıyan ve dünyada nesli tükenmekte olan hayvanlardır.

Madenler bakımından pek fazla zengin olduğu söylenemez. Mevcut zengin maden yataklarının pek çoğu ulaşım ve teknik imkansızlıklar sebebiyle işletilememektedir. Ülkenin özellikle kuzey ve orta kısımları demir üretiminde dünyada ilk sıralarda yer almaktadır. Antimon ve tungsten üretiminde de dünyada ilk sırayı alan Çin, kalay üretiminde ise dünyada ikinci sırada bulunmaktadır. Molibden, civa ve bizmuttan başka az miktarda bakır, çinko, kurşun ile krom ve nikel vardır. Kalsiyum florür, grafit, mağnezit, talk, tuz mineralleri, asbest ve baryum rezervlerinin yanısıra, kükürt ve fosfat da kayda değer madenlerdendir.

Hızla artan nüfus

Çin, nüfus bakımından dünyanın en kalabalık ülkesidir. Nüfusun çoğu, sahil bölgelerinde, delta ve nehir vadilerinde, Szechwan’ın merkez platosundaki münbit arazilerde ve Kuzey Çin’in Büyük Vadisindeki ekilebilir arazide yerleşmişlerdir. Bu bölgelerde nüfûsu iki milyonun üzerinde birçok büyük şehir merkezleri bulunmaktadır. Hükümet nüfus kontrolü ile ilgili tedbirler almasına rağmen, yıllık nüfus artışı 15 milyonun üzerindedir. Ülkenin tabiat şartları, nüfusun, ülkenin her yanına eşit olarak dağılımını engellemektedir. Nüfus yoğunluğu ortalaması 109’dur. Fakat bu ortalama yoğunluk olup, batıya doğru yoğunluk azalır ve bir kilometre kareye bir kişiden daha az düşer. Çin’in nüfus yoğunluğu bakımından en kalabalık bölgesi, büyük şehirlerin yığıldığı kuzey doğu bölgesidir. Bu bölge Çin topraklarının % 40’ını teşkil ettiği halde, nüfusun % 90’ını barındırmaktadır. Burada nüfus yoğunluğu kilometrekare başına 450 kişidir. Nüfusun geri kalanı arazinin % 60’lık bir bölümünde yaşarlar. Bu bölgelerin başında Çinlilerin “Yeni Arazi” (Sömürge) dedikleri Doğu Türkistan ile Tibet gelmektedir. Komünist idare başa geçtikten sonra doğudan birçok Çinli bu bölgelere yerleştirilmiştir. Bilhassa çok kalabalık olan şehirlerde geçim sıkıntısı sebebiyle kırsal bölgelere göçler yapılmaktadır. Komünist idare 1960 yılından beri doğum kontrolü, aile planlaması, kırsal bölgelere teşvik vb. tedbirler alınmasına rağmen nüfus hızla artmakta ve nüfus problemi çözülemeyecek hale gelmektedir.

Çin’in büyük nüfus artışı yeni bir mesele değildir. M.Ö birinci asırda Çin’in nüfûsu 50 milyon civarındaydı. M.S. 1200 yıllarında 100 milyona çıkmıştı. 1368’de 65 milyona düşen nüfus, 1600 yıllarında 150 milyona, 1800 yıllarında 430 milyona fırlıyordu. Bugün 1 milyarın üzerine çıkmış durumdadır. Dünya nüfusunun dörtte birini teşkil etmektedir. Ülkede senede 10 milyondan fazla evlilik olmaktadır. Bu kadar büyük nüfusu olan Çin’de 56 etnik grup vardır. Bu etnik grupların % 94’ünü Hanlılar teşkil etmektedir. Hanlılar asıl Çinliler demektir. Türkçedeki Han Kağan ile alakası yoktur. M.Ö. 202-220 yılları arasındaki Hun Hanedanından adını almaktadır. Diğer 55 etnik grup da azınlıkları teşkil etmektedir. Başlıcaları:

Türkler: Çinlilerin işgal ederek buradaki Türk devletinin varlığına son verdikleri Doğu Türkistan’da oturmaktadırlar. Çoğunluğu Uygur Türkleri olup, Kazak, Özbek, Kırgız Türkleri burada bulunmakdadır. Nüfusu yaklaşık 19-20 milyondur. Bu bölge 1867 yılında kesin olarak Çin’in sömürgesi olmuştur. İslâm dini ve Türk gelenekleri yasaklanmış, camiler ve medreseler kapatılmıştır.

Türklerden sonra gelen başlıca azınlıklar: Şuanglar, Hueiler, Tibetliler ve Moğollardır. Şuangların nüfûsu 10 milyon kadar olup, Orta Çin’in güney kesimlerinde, Kuang-si Şuang eyaletinde yaşamaktadırlar.

Tibetliler: Nüfusu 4 milyon kadar olup, Yüksek Tibet yaylalarında dağınık bir şekilde yaşamaktadırlar.

Huei’ler: Ning-hsia-huei eyaletinde yaşamaktadırlar. 5 milyon civarında nüfusları vardır.

İpek Yolu’nun Başladığı Çin’in Şian (Xi’an) Kentinde Gezimiz Sürüyor

İpek ve Porselen sanayiinde öncü, barut ve kağıt gibi önemli medeniyet eserlerini bulan Çin tarihinde İpek yolunun önemi büyük. Bizde tarihi İpek yolunun başlangıç notası Çin’in Şian kentinde gezimize devam ediyoruz. İpek Yolu’nun Hunlar, Türkler ve İslâmiyet’in Çin’de yayılmasında önemli rol oynadığı görülüyor. Türkiye’yi de yakından ilgilendiren İpek Yolu ile ilgili bilgilerimizi hatırlayalım.

pekyolunu; Çinliler değil Hunlar gerçekleştirdi

Dünyanın çeşitli ülkeleri ve kavimleriyle her türlü ekonomik ve ticari ilişki kuran Hunlar zamanında İpek Yolu oluşturulmuş ve durgun Orta Asya topraklarına ekonomik canlılık kazandırılmıştır.

Türk tarihinin öncüsü olan Hunlar zamanında Türkler, derlenip toparlanmışlar ve dağınık yaşamaktan kurtulmuşlardı. Hele Mete Han gibi büyük örgütçü ve asker bir devlet adamına sahip olmak o dönemde Hunların en büyük şansı olmuştu. Mete zamanında genişlik bakımından Hun İmparatorluğu İran, İskender ve Roma İmparatorluklarını geçerek dünyanın en büyük devleti oldu. Tüm doğal zorluklara karşılık Mete, döneminin en büyük askeri olduğunu kazandığı zaferler ile kanıtlamıştı. Hunlar kurdukları geniş devlet ile Yakın ve Uzakdoğu arasında bir tarih köprüsü oluşturmuşlardı. Arkeolojik araştırmalar sonunda Orta Asya’da bulunan eski kalıntılar Hunların zengin bir ekonomik ve ticaret yaşamına sahip olduklarını göstermektedir. Dünyanın çeşitli ülkeleri ve kavimleriyle her türlü ekonomik ve ticari ilişki kuran Hunlar zamanında İpek Yolu oluşturulmuş ve durgun Orta Asya topraklarına ekonomik canlılık kazandırılmıştır.

Daha sonraları Çin, bu İpek Yolu’nun denetimini eline geçirmek için Hun bölgesine saldırılara başlamış, milat sıralarında Türk ve Çin orduları bu yolun denetimi için birçok kez savaşmışlardır. Casusluk yapan diplomatları aracılığıyla Çinliler, yavaş yavaş Hunların askeri sırlarını öğrenmişler ve ordularını ona göre yetiştirmişlerdir. Çinlilerin yeni kurdukları ordu Hun yöntemleri ile daha başarılı sonuçlar alırken Hun orduları da yenilmeye başladılar. Çin orduları bir yandan kuzeyde Hun akınlarının önüne geçerken, diğer yandan da İpek Yolu’nun denetimini yavaş yavaş ellerine geçirmişlerdir.

İnsanlık Tarihinde İpek Yolu’nun önemi

İpek yolu, insanlık tarihinin aydınlığa ulaşmasındaki en büyük geçitlerden biri olmasının yanında, günümüz seramik kültürünün oluşmasında önemli katkıları olan bir güzergahtır. Bu yoldan sadece değerli ipekler, seramikler ve porselenler değil, değişik kültürlerin, inançlarından dillerine, çalgılarından masallarına, yemeklerinden oyuncaklarına kadar bir çok kültürel değer de aktarılmıştır.

İpek yolu, günümüz seramik kültürünün oluşmasında önemli katkıları olan bir güzergahtır. Sert seramikler olan porselenler 7. yüzyıldan itibaren Çin’de yapılabilmekteydi. Batı dünyası porselenle İpek Yolu sayesinde ancak 17. yüzyılda tanışabildi. İpek Yolu kervanlarının ipekten sonra en değerli malları, değeri ağırlığınca ölçülebilen ve “Beyaz Altın” olarak da adlandırılan porselenlerdi. Çin, Kubilay Han’ın yönetimindeyken batıya pek çok porselen taşınmış ve porselenin tüm Avrupa’da tanınması sağlanmıştır. Bu seramiklerin en önemli türleri olan seladonlar, 13. yüzyıla ait Yunan seladonları ve su altı mavi dekorlu porselenleridir. O dönem seladonlarının en iyi örnekleri İstanbul’da Topkapı Sarayı’nda bulunmaktadır.

İpek Yolu, üzerinde bulunan Anadolu, geçmişi insanlık tarihi kadar eski zengin bir seramik kültürüne sahiptir. Anadolu, özellikle tüm dünya kültürüne kazandırdığı İznik ve Kütahya çinileri ile Çanakkale seramikleri konusunda zengin örneklerle doludur.

İpek yolunun Türk tarihindeki yeri

Çin’i, Asya üzerinden Anadolu ve Avrupa’ya bağlayan târihî kervan yolu. En çok taşınan ticaret eşyası ipek olduğu için, bu yola İpek Yolu adı verilmiştir. İpek Yolu milattan önce kullanılmaya başlandı. İpek Yolu esas itibariyle Antakya’dan başlayarak İran ve Afganistan’ın kuzeyinden geçerek Pamir Ovasına kadar varırdı. Burada Taş Kule denilen yerde batıdan gelen ticarî mallar, doğunun mallarıyla değiştirilirdi.

İpek Yolunun bir kolu Baktriyo yolundan Hindistan’a gider, başka bir kol da Batı Türkistan’ın güneyinden geçerdi. Doğu Türkistan’a Taklamakan Çölünün güneyinden veya kuzeyinden geçilirdi. Bundan sonra iki yol tekrar birleşerek Doyang bölgesine uzanırdı.

İpek Yolu kültür tarihinde de önemli bir rol oynamıştır. Bu yol ile felsefeler, daha ziyade sanat, ahlâk, örf ve adetler değiştirilmiştir

İpek endüstrisi, eski çağlardan beri birçok milletin hayatında çok önemli bir yer tutmuş; Uzak Doğudan gelen ipek ve baharat, Bat dünyası için, uluslararası ilişkilerde önemli bir rol oynamıştır. İpek, ayrıca, Doğu kültürünün Batı tarafından tanınmasını da sağlamıştır. Doğunun ipeği ile baharatının kervanlarla batıya taşınması, Çin’den Avrupa’ya ulaşan ticaret yollarını oluşturmuştur.

Orta Çağda, ticaret kervanları, şimdiki Çin’in Xian (Şian) kentinden hareket ederek Özbekistan’ın Kaşgar kentine gelirler; burada ikiye ayrılan yollardan ilkini izleyerek Afganistan ovalarından Hazar Denizine; diğeri ile de Karakurum Dağlarını asarak İran üzerinden Anadolu’ya ulaşırlardı. Anadolu’dan deniz yolu ile veya Trakya üzerinden karayolu ile Avrupa’ya giderlerdi. Doğudan batıya doğru gelişen bu ticari harekette, daha önceki çağlardan beri kullanılmakta olan bir yol şebekesinden yararlanılmıştır.

İpek Yolu’nun Dünya Kültürüne Katkısı..

Yoğun bir şekilde ipek, porselen, kağıt, baharat ve değerli taşların taşınmasının yanında kıtalar arasındaki kültür alışverişine de imkan sağlayan bu binlerce kilometre uzunluğundaki kervan yolları, zaman içinde ‘’İpek Yolu’’ olarak adlandırılmıştır.

İpek Yolu, Asya’yı Avrupa’ya bağlayan bir ticaret yolu olmasının ötesinde, 2000 yıldan beri bölgede yasayan kültürlerin, dinlerin, ırkların da izlerini taşımakta ve olağanüstü bir tarihi ve kültürel zenginlik sunmaktadır.

Orta Asya Türk cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını kazanmalarından sonra, İpek Yolunun hem bir ticaret yolu, hem de tarihi ve kültürel değer olarak yeniden canlandırılması gündeme gelmiş, bu yol boyunca inşa edilmiş ve artık kullanılmayan yapıların, yeni işlevler kazandırılarak korunmaları ve yaşatılmaları için çalışmalar başlatılmıştır.

Anadolu’nun İpek Yolları Anadolu, coğrafi konumu nedeniyle, eski çağlardan beri çeşitli uygarlıkların doğup geliştiği bir yer olduğu gibi, doğu ile batı arasında bir geçit ve köprü işlevi de görmüştür. Bunun sonucu olarak, çeşitli dönemlerde, Kral Yolu (M.Ö. VI. yy.), Roma Devri Yolları (M.Ö. II. yy.) gibi, değişik doğrultu ve karakterde olan yol ağları Anadolu’yu sarmıştır.

Neden İpek Yolu dendi?

Doğunun ürünlerinin kervanlarla Batıya taşınması, Çin’den Avrupa’ya uzanan ve bugün ‘’İpek Yolu’’ olarak adlandırılan ticaret yollarını oluşturmuştur. Ancak, İpek Yolları yalnızca ticaret yolları olmakla kalmamış, yüzyıllar boyu doğu ile batı arasında kültür alışverişini de sağlamıştır. Anadolu, İpek Yolunun en önemli kavşak noktalarından birini oluşturmuştur. Orta Çağda, ipek yolları Çin’den başlayıp Orta Asya’da birden fazla güzergahı izleyerek köprü niteliği taşıyan Anadolu’yu geçip Trakya üzerinden Avrupa’ya uzanmıştır.

Çin’in Şian kentini tarihi İpek Yolu’nun başladığı yer. Çin’in İpeği, kağıdı, barut ve seramiği karayolu ile Hindistan, İran, Arapyarımadası, Ortaasya, Anadolu ve Avrupa bölgelerine Şian’dan gidiyordu. İslâmiyet Çin’e 1300 yıl önce ticaret kervanları ile gelmişti. Şian kentinde 1300 yıl önce yapılan tarihi Şian İpekyolu Camii’ni ziyaret ediyoruz. Camideki tarihi eserler ve yazılı anıt taşlar bölgenin tarihinin ne kadar eski olduğunu gösteriyor. Çin’de İslâmiyet’in en eski tarihi belgesi olan Taş Kitabe Camii’nin bahçesinde.

Doğunun ipeği ile baharatının ve diğer ürünlerinin kervanlarla Batıya taşınması, Çin’den Avrupa’ya uzanan ve bugün ‘’İpek Yolu’’ olarak adlandırılan ticaret yollarını oluşturmuştur. Ancak, İpek Yolları yalnızca ticaret yolları olmakla kalmamış, yüzyıllar boyu doğu ile batı arasında kültür alışverişini de sağlamıştır. Anadolu, İpek Yolunun en önemli kavşak noktalarından birini oluşturmuştur. Orta Çağda, ipek yolları Çin’den başlayıp Orta Asya’da birden fazla güzergahı izleyerek köprü niteliği taşıyan Anadolu’yu geçip Trakya üzerinden Avrupa’ya uzanmıştır.

İpek Yolu’nun Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğundaki Yeri

Şian’da gezimize devam ediyoruz. Çin’in Şian kentini tarihi İpek Yolu’nun başladığı yer. Çin’in İpeği, kağıdı, barut ve seramiği karayolu ile Hindistan, İran, Arapyarımadası, Ortaasya, Anadolu ve Avrupa bölgelerine Şian’dan gidiyordu. İslâmiyet Çin’e 1300 yıl önce ticaret kervanları ile gelmişti. Şian kentinde 1300 yıl önce yapılan tarihi Şian İpekyolu Camii’ni ziyaret ediyoruz.

Camideki tarihi eserler ve yazılı anıt taşlar bölgenin tarihinin ne kadar eski olduğunu gösteriyor. Çin’de İslâmiyet’in en eski tarihi belgesi olan Taş Kitabe Camii’nin bahçesinde. Beni en çok Caminin içindeki Tahta levhaya 800 yıl önce Kur’an-ı Kerim’in Arapça ve Çince yazılmış olması etkiledi. İpek Yolu kervanları Çin’e geldiğinde karşılandığı ve Çin’den ayrılırken uğurlandığı bu cami içinde zaman duruyor, kendimizi asırlar öncesine gitmiş gibi hissediyoruz.

İpek Yolu kervanlarının uğurlanıp karşılandığı tarihi İpek yolu Şian Camii bahçesine oturup ipek yolu ile ilgili tarihi bilgileri okumaya devam ediyorum.

İstanbul’un Fethi İpek Yolunun Kaderini değiştiriyor.

Batıya pusula, kâğıt gidince Avrupa’nın deniz gücü gelişti. Hıristiyan âleminin doğudaki son temsilcisi Bizans da 1453’te Türkler tarafından fethedilince târihî İpek Yolu önemini kaybetti. Avrupa devletlerinin gemileri ticâreti devam ettirebilmek için Ümit Burnunu dolaşarak, Hindistan’a ve Çin’e gelmeye başladılar. Kanunî Sultan Süleyman, körleşmeye yer tutan İpek Yolunun canlandırılması için bazı teşebbüslerde bulundu. Avrupa ticaretini Anadolu’ya çekmek için Fransızlara bazı haklar verdi. Bunları vermekle Fransa’yı Avrupa devletlerinden ayırmayı, Hıristiyan bir devleti himayesi altında tutmayı ve ticareti canlandırmayı düşünmüştü.

Gemilerin gelişmesi, Anadolu ve diğer yerlerde zaman zaman devam eden asayişsizlik İpek Yolunun işlememesine sebep oldu. Zamanla önemini tamamen kaybebetti.

İpek Yolu’nun birleşme noktası İstanbul

Avrupa, doğunun kaliteli ipek ve baharatı ile tanışınca, bu ürünlere büyük bir talep doğmuş ve “İpek Yolu” olarak adlandırılan tarihi ticaret yolları yapılmıştır. Çin’in en uç noktasından başlayıp Anadolu’nun çeşitli yerlerinden geçerek İstanbul’da birleşen ve oradan da Avrupa’nın içlerine giden bu yol boyunca, yükleri taşıyan kervanlar sadece ticaretin gelişmesini değil, Asya ile Avrupa arasında günümüzde de izleri görülen kültür alışverişini de sağlamıştır.

İpekyolu ve Anadolu

Ortaçağda İpek Yolu, Antakya’dan başlayıp, Gaziantep’ten geçerek İran ve Afganistan’ın kuzeyinde Pamir Ovası’na kadar uzanmaktadır. Ayrıca, Anadolu’da Güneydoğu Bölgesi’nde bulunan Gaziantep ve Malatya’yı geçip, Trakya üzerinden ve Ege kıyılarında İzmir, Karadeniz’de Trabzon ve Sinop, Akdeniz’de ise Alanya ve Antalya gibi önemli limanlar üzerinden Avrupa’ya ulaşırdı.

İpekyolu ayrıca, Ege kıyılarında Efes ve Milet, Karadeniz’de Trabzon ve Sinop, Akdeniz’de Alanya ve Antalya gibi önemli limanlar kullanarak deniz yolu ile Avrupa’ya ulaşmıştır. Anadolu’da İpek Yolu: Kuzeyde: Trabzon, Gümüşhane, Erzurum, Sivas, Tokat, Amasya, Kastamonu, Adapazarı, İzmit, İstanbul, Edirne; Güneyde: Mardin, Diyarbakır, Adıyaman, Malatya, Kahramanmaraş, Kayseri, Nevşehir, Aksaray, Konya, Isparta, Antalya, Denizli merkezlerini izlemektedir.

Ayrıca, Erzurum, Malatya, Kayseri, Ankara, Bilecik, Bursa, İznik, İzmit, İstanbul güzergahının da kullanıldığı bilinmektedir. Kuzey ve Güney güzergahlarında bulunan Sivas ile Kayseri bağlantısıyla oluşan Antalya-Erzurum güzergahının uzantısı, Anadolu’yu İran ve Türkmenistan’a bağlamaktadır.

İpek Yolu’nun Deniz Bağlantıları

İpek Yolu’nun ticaret akışında, karayolunun yanı sıra deniz yolu da kullanılmış olup, Karadeniz’de: Kuzeyden gelip Batum üzerinden Trabzon, Samsun, Sinop, İstanbul, Bursa, Gelibolu, Venedik; Akdeniz’de: Suriye üzerinden Antakya, Antalya, İzmir (Foça), Avrupa hattını izlemektedir. 14. yüzyıldan sonra, Osmanlılar döneminde de önemini sürdüren İpek Yolu, Yeni Çağda yapılan keşifler sonucu canlılığını yitirmeye başlamıştır.

16. ve 17. yüzyıllarda ipeğin Avrupa’da da üretilmeye başlanmasından sonra eski önemini kaybetme tehlikesiyle karsılaşmıştır. Artan denizcilik faaliyetleri ile de, kervanlar ortadan kalkmaya ve Uzak Doğu ürünleri çekiciliğini yitirmeye başlamıştır. 19. yüzyıldan itibaren, İpek Yolu kullanılmaz olmuştur. Orta Çağda, Doğunun zengin ürünlerinin Anadolu üzerinden Batıya güvenli bir şekilde sevkini sağlayan Selçuklular, aldıkları önlemlerle ticari faaliyeti canlı tutarak devletin zenginliğini de artırmışlardır. Zira, Orta Çağ Anadolu’sunda ticaret, devletin zenginliğini birinci derecede etkileyen faaliyetler arasında yeralmaktaydı.

Selçuklular, yabancılarla ticari anlaşmalar yapmışlar; Hıristiyan tacirlere, Müslüman tacirler gibi Anadolu topraklarında ticaret özgürlüğü tanımışlar; yolculuklarında karşılaşabilecekleri soygunlara ve her türlü zarara karşı devlet güvencesi sağlamışlardır. Ticari yaşamı gözetmek amacıyla ‘’devlet sigorta sistemini” ilk kullanan ve ayrıca gümrük vergilerinde uyguladıkları indirimlerle ticari hayatı özendirmeye çalışan yine Selçuklular olmuştur.

Han ve kervansaraylar, bu aktif ortamın önemli görevler yüklenen kuruluşlardır. Issız yollar üzerinde kaleyi andıran görünümleri, zengin taş süslemeleri, gelişmiş mekan tasarımlar ile, mimari açıdan da etkisi büyük olan bu görkemli yapılar, belli bir ulaşım programının ve güçlü bir yol politikasının uygulanması bakımından titizlikle ele alınmışlardır.

Gerek Selçuklu gerekse Osmanlı dönemlerinde inşa edilen kervansaraylarda, kervanlar askeri birlikler tarafından korunurdu. Kervansarayda kalındığı sürece yolcuların can ve malları teminat altına alınır, her türlü bakım ve hizmetlerin yerine getirilmesinden doğan giderleri karşılamak amacıyla vakıfları bulunurdu. Bu yapılar, seyahat ve ticareti güvence altına alan, sosyal dayanışmayı sağlayan nitelikleri yanında, gelen tacirlerin mallarını pazarladıkları durak yerleri ve ayrıca önceden depolanan erzak ile mühimmatın ordunun sefer zamanında ikmalini kolaylaştıran üslerdi. Genellikle yaya yürüyüşü ile 8-10 saati geçmeyen, deve yürüyüşüyle de bir gün süren 30-40 kilometrelik mesafelerde inşa edilmişlerdir.

İpek Yolu üzerindeki Selçuklu ve Osmanlı Kervansarayları

Anadolu Selçukluları tarafından bu ticari yollar üzerinde inşa edilmiş olan konaklama kuruluşlarından devlet büyükleri ve hayır sahipleri tarafından yaptırılanlara “HAN”, sultanlar tarafından yaptırılan ve diğerlerine göre daha büyük ve görkemli olanlarına “SULTAN HAN” denmektedir. O çağda, kırsal alanlarda kurulan han ve kervansarayların kaleye benzer, kalın ve sağır duvarlarıyla dışa kapalı yapılar olarak inşasını zorunlu kılan neden, güvenlik idi. İçlerinde yolcuların yatmasına mahsus odalar, atların dinlenmesi ve eşyaların korunması için bölümler, mescit, yıkanma yerleri, çeşmeler ile nalbant, doktor, veteriner, araba ve koşum onarım hizmetleri de yer almaktaydı.

Anadolu’da 200 Han ve Kervansaray yapıldı.

Han ve kervansaraylarda konaklayan yolcular din, dil, ırk farkı gözetilmeden üç gün kalabilir, hastaysa tedavi edilirdi. Günde iki öğün yemek verilen, banyo ihtiyaçları karşılanan, hayvanlarına bakılan ve yem temin edilen bu yolculardan üç gün süreyle hiçbir ücret alınmaz, tüm giderler vakıftan karşılanırdı. Bu vakıfların vakfiyelerinde nasıl yönetilecekleri, gelirlerinin neler olduğu, görevlilerin çalıştırılma şekilleri ve ücretleri açık olarak belirtilmekteydi. Yapılan araştırmalar sonucu, Anadolu’da yaklaşık 200 han ve kervansaray olduğu tespit edilmiştir.
”

 
mico_tasarım