* AMERİKAYI YAŞAMAK
Kemal ÖZTÜRK - Altınoluk Aralık-2000

    
Uçağın tekerleri yerden kesildiğinde, önümde on bin km yol, heyecan verici bir gelecek ve hiç görmediğim yeni bir kıta vardı. Kavimler yuvası, tarihin kalbi, insanlığın beşiği eski kıta, tüm anılarımla birlikte geride kalmıştı.

gezi_abd

Gözleri kamaştıran, hayalleri süsleyen ve dünyanın patronluğuna oynayan Amerika ve son beş yıldır Birleşmiş Milletler tarafından “dünyanın en iyi yaşanılır ülkesi seçilen” Kanada’da hem İngilizce eğitim alacak hem de çeşitli konularda araştırmalar yapacaktım.

Ama kaldığım sürece gözlemlerimi mesleğim olan bir gazeteci gibi değil, ülkesi batıya öykünen, vatandaşları o ülkenin hayalleriyle büyüyen ve ideolojik olarak hep nefretle yetiştirilen biri olarak anlamaya ve izlemeye çalıştım Amerika’yı. O filmleri bizi esir eden, uçak gemileri korkutan ve uzayı fetheden koca Amerika’yı böyle görmek istedim.

CANAVAR GÖKDELENLER

Maalesef geçmişim, tarihim ve duygularım, bu büyülü kıtaya doğru Atlantik üzerinde uçak yolculuğu yaparken heyecanlanmamı engelliyor. Ne New York’un muhteşem gökdelenleri, ne Washington’un dünyaya meydan okuyan politik görünümü, ne de başka bir şey beni biraz olsun cezbediyor. Her halde Amerika da ilk defa benim gibi ruhsuz bir turisti ağırlıyor olacak.

Yeni kıtanın görkemli şehri New York’a ilk adımımı attığımda, yaklaşık bir yıl sürecek maceramı ama gerçekten büyük tecrübe olacak maceramı da başlatmış oldum...

Sabah elimde harita, sırtımda çantam dünyanın en geniş ve karmaşık metrosu New York Metrosu’nda buldum kendimi. Yerin altındaki dünya ve onun sakinleriyle ilk defa burada tanıştım. Hangi bölgeden binmişseniz metroya ona göre değişiyor metro sakinleri. Bazen uzak doğulular çoğalıyor, bazen zenciler, bazen Hintliler, bazen de Latin Amerikalılar. Yerin altında ürkütücü bir hızla çalışan 12 ayrı metro hattı, New York’un ve Amerika’nın kalbi Menhattın’a öbek öbek insan taşıyor.

Amerikan filmlerinin vazgeçemediği ara taksim görüntülerin en popüleri, Amerika’dan gönderilecek kartpostalların tek manzarası ve kuşkusuz Amerikan rüyasının en görkemli fonu Menhattın daha ilk buluşmamızda bana kabus yaşattı. Sisten ucu gözükmeyen gökdelenler, betonun sevimsiz rengi, geniş ama araba dolu caddeler ve akıl almaz bir şekilde bir yerlere yetişmeye çalışan insanlar... Işıklar, zenginlik, hükümranlık ve tutku... New York’un geçek kimliği gözlerimin önündeydi ve bir doğuluyu kendine köle yapacak her şeyi sergiliyordu.

New York’un sembolü, Amerikalıların gurur kaynağı Empair State binasının tepesinde şehrin izlendiği yer, doğulu ruhların en çok teslim alındığı yerdir. O görkemli binalar, izleyeni anında boyun eğdirtecek bir meydan okumayla duruyorlar. Ne gülümsüyorlar, ne sevimliler ama herkesin vazgeçilmez bir şekilde kendilerine itaatini sağlıyorlar. Gece rengarenk ışıltı, gündüz şapka düşürten devasalık, hep aynı hükümran mesajı veriyor insanın ruhuna.
gezi_abd_2
Caddelerde yürüdüğünüzde görkem tepenizden bakıyor size. Onun azameti karşısında bir karınca gibi hissediyorsunuz kendinizi. Başınızı kaldırıp bu devlerin yüzüne bakmak isteseniz hemen bir baş dönmesi ile bakışlarınızı yine yere çevirirsiniz. Başınız yerde gökdelenlerin hükümranlığında yaşamaya alışacaksınız.

O geniş caddelerde Amerikan rüyasının sakinleri, rüyalarının kabusa dönmemesi için bir aşağı bir yukarı gidip gelirler. Turistlerin dışında New York’ta avare avare dolaşan birini göremezsiniz. Herkes bu koca gökdelenler diyarında yere düşüp de yok olmamak için, yani hayatta kalabilmek için çırpınıp duruyor. Bazen ürkütücü, bazen dramatik, bazen gıpta edici, bazen nefret uyandırıcı ama en çok da hayret verici duygular arasında gidip geliyorum o meşhur sokaklarda.

VAHŞİ BATI

Belki 1800’lü yılların Amerika’sında yaşanan vahşi kovboy manzaralarını göremezsiniz şimdilerde. Ama nedendir bilmem, “Vahşi Batı” varlığını sürdürüyor gibi geldi bana. Elbette kullandığı enstrümanları değiştirerek. Yıllardır “vahşi kapitalizm” üzerine kitap okumuş biri olarak, ne kadar az okuduğumu ve ne kadar az anlatıldığını anladım kapitalizmin.

Ne tuhaftır ki bir burukluk ve duygusallık içinde gezdim bu şehrin sokaklarını. Vahşi yaşamın dişlerinde ezilmemek için çırpınan insan ruhlarının görünümü acı aşıladı bana. Zencilerin, Çinlilerin, İspanyolların, Türklerin bin bir çeşit milletin hatta bir kısım beyaz Amerikalının dört elle, bütün bedenleriyle yaşamak için, ayakta kalabilmek için çalışmaları ve bunu bütün duygulardan uzak bir makine ayarında yapmaları zannederim herkese hüzün verir.

Ayakta kalabilmek...

Bu savaşın anahtar kelimesi, yaşamın birici amacı, sihirli dünyanın tek geçerli kuralı bu. Canhıraş çırpınışlar, uykusuz geceler, ezik bakışlar, isyankar naralar, hüzünlü duruşlar... hepsi var olma mücadelesi veren bir insan topluluğunun dışa vuran görüntüsü.

Peki nerede bu rüyalar ülkesinin sefası?

Bunu henüz bilmiyorum ama beli bükülmüş bir Çinlinin lokantasında çalışırkenki görüntüsü; onun ve kuşağının hiç de bu sefayı yaşayamadığını gösteriyor.

BÜYÜK VE ÇOK

Amerika benim için görsel olarak böyle tanımlanabilir: “Büyük ve çok”. Boydan boya 5 bin kilometreyi bulan bu ülkede küçülmeyi ve azalmayı gerektirecek hiçbir gerekçe yok. Bilakis her şeyi büyütecek ve çoğaltacak etkenler daha fazla. Topraklar geniş, ne kadar büyük alana kurulursan kurul dert değil. Arabanın büyük olması, motorunun çok benzin yakması da sorun değil, zira benzin çok, yol geniş... Her şey büyük gözüküyor insana... Bir yiyecek porsiyonu, bir kahve, patlamış mısır kutusu, pizza, hamburger, pasta... her şey büyük zira boğazdan kısmayı gerektirecek bir durum yok. Para var, çok ama çok mal da var. Tüketimi ne engelleyebilir.

Çokça üretilmiş ürünler büyük marketlerde tüketilmeyi beklerken, cebine yeşil dolarları doldurmuş tombul Amerikalıyı kim durdurabilir ki. Kartpostal satıcısından araba satıcısına, bilgisayar satıcısından “fast food”culara her işyerinde müşteri var ve her işyerinde çokça üretilmiş büyük ürünlerden birileri bir şeyler alıyor.

İnsanlar şaşılacak derecede her zaman ya bir şey yiyor, ya da bir şey içiyor. Metroda, yolda, arabada, işyerinde, parkta anlayacağınız her yerde, her zaman bir şey yiyen, içen insan görürüsünüz. Elinde termosla kahve içen, kova kadar büyük kutularda mısır patlağı yiyen, sürahi gibi plastik bardaklarda bir şeyler içen Amerikalılar dolayısıyla anormal derecede şişmanlar.

Sokakta abartılmış şişmanlığa rastlamak çok normalken, şişman standardına giren insanların sayısı, normal görünümlü insan sayısından fazla oluyor bazen caddelerde. Vücutlardaki şekilsiz şişmanlık sonucu, tuhaf bir baldır, kocaman bir sırt ya da kol, bazen hepsi birden dikkat çekiyor. Hormonlu yiyeceklerin sonuçları böyle yansıyor insan vücuduna demek ki. Tüm bunlara rağmen bu insanların umarsızca tüketmeleri ve her şeyden öte tüketirken tanımlanamaz zevk alışları insanı hayrete düşürüyor.

“TÜKET”

Aslında benim gibi az kazanıp az harcamak zorunda kalan ve geleceğini garanti altına almak için ha bire para biriktirmeye çalışan üçüncü dünya ülke çocuklarının bu durumları anlaması biraz zor. Amerika’da sistemin anahtar kelimesi “tüket”. Öyle ya onca Kapitalizm hakkında okuduğumuz kitaplarda, “bu sistemin temeli tüketimdir, burada yaşayanlar da tüketim toplumudur” denmiyor muydu? İnsan okuduğu şeylerin içinde yaşayınca şaşırıyor demek ki.

Evet Amerikan sistemi vatandaşlarına sadece bir şey söylüyor: “Tüket”. Bu sistemde yaşamak istiyorsan sadece tüketeceksin. Tüketmek için tabii ki paran olması gerekiyor. Bunun için çalışmak zorundasın. Ama en kötü işte çalışsan bile alacağın para yeterince tüketmeni sağlayacaktır. Zaten her şeyi nakit paraya almak zorunda değilsin. 10 bin doların varsa 300 bin dolarlık evi satın alabilirsin. 35 yıla yayılmış taksitlerle, ayda 200 dolar ödeyerek ev sahibi olabilirsin. Eh azıcık faiz falan binecektir üstüne lakin 35 yılda aylık ödenecek 200 doların kime ne zararı olabilir ki!? Unutmadan yine 200 dolar taksitle arabanı yenileyebilir, tatile çıkabilir, üniversite parasını ödeyebilir özetle hayatını yenileyebilirsin. Bütün taksitler 300 doları geçmez. Para biriktirmene, tüketimden kısmana, tutumlu olmana gerek yok. Sam Amca her şeyi küçük parçalara bölüp tüketmeni kolaylaştırıyor.

35 yıl taksit bu sistemin gücünü ve insana verdiği gelecek güvencesini gösteriyor bu bir yana. Ama bu uzun vadeli taksitlerle ev alan biri bu kadar yıl çalışmak zorunda kalacak. Bu kadar yıl iş bulmak ya da bulduğu işi kaybetmemek için uğraş verecek. İşini kaybettiği anda taksitlerini, faturalarını ödeyemeyecek ve elindeki bütün her şeyi daha korkuncu tüketme zevkini kaybedecek. Bunun ne kadar büyük bir stres olduğuna çok şahit oldum.

Biriken faturalar, taksitler, ödemeler bir süre sonra Amerikalının en büyük işi haline geliyor. Amerikalıların % 17 si bu ödemeler yüzünden psikolojik sorun yaşıyorlarmış. Bu sorunu yaşayanların % 7 si de daha sonra psikosomatik (fiziki probleme dönüşen psikolojik) hastalıklara yakalanıp tedavi görüyorlar.

300 milyonu aşan Amerikan nüfusu bu ülkenin en büyük ve en önemli pazarıdır. Tüketmenin kolaylığı ve rahatlığı sayesinde cebinde para olan herkes, her şeyi satın alma gücüne sahiptir. Yaşlı bir Amerikalı bu tüketim çılgınlığının sebebinin televizyon olduğunu anlattı bana. “Her şeyi satın almamız gerektiğini şu televizyon söylüyor. Üstüne üstlük her sene aldığımız şeyi tekrar yenilememizi istiyor. Evimizin içinde her gün bas bas bağırıyor bu şeytan kılıklı alet.” Diyordu yaşlı Amerikalı kumar şehri Las Vegas’a giderken.

Amerika’da üretilen bazı ürünler yurt dışına ihraç edilemeden iç piyasada tüketiliyor. Bazen iç piyasaya yetmeyen mallar ithal ediliyor. Hayal edemediğim şey bu tüketim zevkini Amerikalının elinden alınca olacak şeyler. Hele kıtlık olduğunu düşünmek bile istemiyorum.

KAPİTALİZMİN KENDİSİ

Özgürlük anlayışı, din devlet ilişkisi, yönetim şekli açısından çok şey yüklediğim Amerika için şaşırıp duruyordum ilk günlerde. Geçtiğimiz yüzyılın son yarısına damgasını vuran ülkenin burası olduğuna ve bunu yapanların şu tombul insanlar olduğuna inanmak zor. Hele önümüzdeki yılların yine bu ülkenin etkisinde olacağını düşünmek daha zor.

Kapitalizm üzerine çok bilge şeyler yazıldı ve söylendi. Büyük tahliller, analizler yapıldı. Ben Amerika’da tüm bunların ötesinde bir dramatik yaşamın sürdüğüne şahit oldum. Aşkın, duygunun, dostluğun, dokunmanın, sarılmanın, başkası için çaba göstermenin ve ağlamanın... özetle kalbe ait şeylerin yavaş yavaş öldüğünü görmek acı bir şey. Bu konuları tartıştığımız bir Kanadalı öğretmen “evet dostluğun ve yardımlaşmanın öldüğüne katılıyorum ama ne olur bana aşkın da öldüğünü söyleme, buna inanmak istemiyorum” demişti ağlamaklı bir sesle.

Amerikanın yaşadığı toplumsal sorunlar başlı başına bir araştırma konusu. Fakat dindar Amerikan toplumu, çektiği sorunların tümünün Tanrı’nın buyruklarından uzaklaşmadan kaynaklandığına inanıyor. Çözümün de tekrar Tanrıya yaklaşarak bulunabileceğine inanıyor. Kiliselerin her Pazar dolu olmasına, dini içerikli yayınların ve dokümanların çokluğuna ve en önemlisi muhafazakar partilerin gittikçe güç kazanmasına bakılırsa dinin Amerika ve Kanada halkının hayatında daha fazla yer kaplayacağına dair ip uçları bulmak kolay olur.

ALIŞILMAMIŞ ŞEYLER

Bunca yazıda sanki bir felaket ülkesinden bahsedermiş gibi olduk. Oysa Amerika’da bir takım güzellikler var ki bizim için son derece ilginç ve alışılmadık. Sizin ilk dikkatinizi çekecek olan şey burada “önce birey ve onun hakları önemlidir” diyen bir zihniyet olacaktır. Sokakta, trafikte, işyerlerinde, devlet dairelerinde, polis karakolunda yani meşhur kamusal alanda hep siz kendinizin önemli olduğunu, her şeyin sizin mutluluğunuz için düzenlendiğini görecek önce şaşıracak, sonra yüreğiniz burkulacak. Zira sizin ülkenizdeki halkın neden bu duyguyu vatanında yaşayamadığını düşüneceksiniz.

Enflasyonsuz bir yaşamda paranın en küçük birimi olan “cent”in hayatta kullanılır olduğunu görecek, kağıt bir dolarları elleyecek ve yüz doların “çok büyük” para olarak algılanmasına, bol sıfırlı para kullanan biri olarak şaşıracaksınız.

O özlediğiniz özgürlüğün tadına varacaksınız. Bizim gibi ülkelerde yaşayanların kavrayamadığı bir şekilde, polis size her dönemeçte kimlik sormayacak, konuşmaktan, eleştirmekten korkmayacak, bir protesto gösterisinde polis size yardımcı olacak, doya doya slogan atacaksınız.

Muhteşem bir doğa ile karşılaşacak, onunla haşir neşir olmuş şehir planlarını görecek, “gece kondu, gündüz uçtu” tabirini unutacak, şehrin rant için değil sizin rahat yaşamınız için planladığını göreceksiniz.

Adaletin herkes için olduğuna ve her zaman işlediğine öykünerek şahit olacaksınız.

Birbirine karşı saygılı olmanın gereğini, özür dilemenin yaygınlığını, sakinliği, sessizliği, gerilmemiş sinirleri ve gerilecek bir durum olmadığını, dünyaya tepeden bakılacak yerleri görecek, ne kadar daraldığınızı, ne kadar kısırlaştırıldığınızı, ne kadar ufku dar, kalbi dar insanlar tarafından yönetildiğinizi göreceksiniz.

YİNE DE ÜLKEM

Her şeye, oradaki her güzelliğe, zenginliğe, ihtişama, güce, paraya Amerika’ya rağmen yani... “ülkem” diyeceksiniz. Tutkulu bir sesle ülkenizi sevdiğinizi ama çok sevdiğinizi haykıracaksınız. Tarihiyle, geleneğiyle, medeniyetiyle, coğrafyasıyla doğduğunuz toprakları özleyeceksiniz. İstanbul’u, Karadeniz’in rüzgarını, Akdeniz sıcaklığını, Doğu’nun kışını, misafirperverliğini hatta yolların çamurunu, şehrin kalabalıklığını, sokakların darlığını yokuşunu özleyeceksiniz.

Sonra şunu anlayacaksınız:

Biz Amerika’da rahat olabiliriz ancak, mutlu değil.

Bizim mutluluğumuz doğduğumuz toprakların özgürleşmesine bağlıdır.

mico_tasarım