| ÖRTÜNME KİTAPÇIĞI - Bediüzzaman Said Nursi | |
|
Bismillahirrahmanirrahim. "Ey Peygamber, hanımlara, kızlara ve müminlerin kadınlarına söyle ki; Cilbablarını(Dış örtülerini) üzerlerine alsınlar."(Ahzâb-59) âyeti örtünmeyi emrediyor. Zevk ve eğlence düşkünü (çağdaş batı) medeniyet ise,Kur'ân'ın bu hükmüne karşı çıkıyor. Örtünmeyi Fıtrâttan (yaradılıştan gelen, tabii) görmüyor,"Bir Esirliktir."diyor. Cevap: Kur'an'ı Kerim'in bu hükmünün, tam fıtrattan(yaradılıştan gelen) olduğuna,ve muhalif görüşün Fıtrat dışı olduğunu gösteren pek çok hikmetlerden yalnız Dört Hikmet'ini açıklarız. BİRİNCİ HİKMET: Örtünme kadının yaratılışında vardır ve yaratılışları onu gerektiriyor. Çünkü; kadınlar yaratılışça zayıf ve nazik olduklarından, kendilerini ve hayatından çok sevdiği yavrularını koruyup kollayacak bir erkeğin himaye ve yardımına muhtaç bulunduğundan, kendini sevmek ve nefret ettirmemek ve soğuk muameleye maruz kalmamak için, örtünmeye tabii bir yönelişi var. Hem kadınların on taneden altı yedisi, ya ihtiyardır ya çirkindir ki; ihtiyarlığını ve çirkinliğini herkese göstermek istemezler. Ya kıskançtır, kendinden daha güzellere nisbeten çirkin düşmemek, veya tecavüzden ve suçlanmaktan (iftiradan)korkar. Saldırıya maruz kalmamak ve kocası nazarında ihanetle itham olmamak için, fıtraten örtünmek isterler. Hatta dikkat edilse, en çok kendini saklayan ihtiyarlardır ve on kadından, ancak iki üç tanesi bulunabilir ki, hem genç olsun, hem güzel olsun, hem kendini göstermekten sıkılmasın. Malumdur ki, insan sevmediği ve hoşlanmadığı adamların bakışlarından sıkılır, rahatsız olur. Elbette açık saçık giyinen bir kadın, bakmasına hoşlandığı, evlenebileceği erkeklerden onda iki-üçü varsa, yedi sekizinden hoşlanmaz. Hem fuhuş yapmayan ve bozulmayan bir güzel kadın, nazik ve çabuk etkileneceğinden, maddeten tesiri tecrübe edilen, belki zehirlendiren kötü bakışlardan elbette sıkılır. Hatta işitiyoruz açık saçık giyilebilen Avrupa'da pek çok kadınlar, Bu dikkatli bakışlardan sıkılarak,"Bu alçaklar bizi göz hapsine alıp sıkıyorlar." diye polislere şikayet ediyorlar. "Demek medeniyetin örtünmeyi kaldırması, yaratılışa aykırı bir durumdur. Kur'an'ın Örtünme emri yaratılıştan olmakla beraber, o şefkatli, manevi ve kıymetli ebedi hayat arkadaşı olabilen kadınları, örtünme ile düşmekten, alçalmaktan, zilletten ve manevi esirlikten ve sefaletten kurtarıyor. Hem; kadınlarda, yabancı erkeklere karşı, yaratılışça korkaklık var. Bu korku ise, Fıtratça örtünmeyi gerektiriyor. Çünkü; sekiz-dokuz dakika bir zevki cidden acılaştıracak sekiz-dokuz ay ağır bir çocuk yükünü zahmet ile çekmekle beraber, korumasız bir çocuğun terbiyesiyle, sekiz-dokuz sene, sekiz-dokuz dakika gayri meşru zevkin belasını çekmek ihtimali var ve çoğunlukla böyle olduğundan, cidden şiddetle namahremlerden (Evlenmeye akrabalığı mani olmayanlardan) korkar, ve onlardan sakınmak ister. Ve örtünmek ile namahremin arzusunu ve meylini engellemek ve tecavüzünü meydan vermemeyi, onun zayıf olan tabiatı emreder ve kuvvetli bir şekilde ihtar eder. Ve bir siperi ve kalesi, örtüsü olduğunu gösteriyor. İşittiğime göre, başşehir de, çarşı içinde, gündüzün ahalinin gözleri önünde, gayet adi bir ayakkabı boyacısı, dünyaca rütbece büyük bir adamın, açık bacaklı karısına bilfiil sarkıntılık etmesi, örtünme karşıtı olanların o hayasız (utanmaz) yüzüne bir tokat vuruyor. İKİNCİ HİKMET: Kadın ve erkek arasında, gayet esaslı ve kuvvetli ilişki, sevgi ve alaka, yalnız dünya hayatının ihtiyacından ileri gelmiyor. Evet bir kadın, kocasına yalnız dünya hayatına mahsus bir hayat arkadaşı değildir. Belki ebedi hayatta dahi bir hayat arkadaşıdır. Madem ebedi hayatta dahi kocasına hayat arkadaşıdır, elbette ebedi arkadaşı ve dostu olan kocasının nazarından(bakışıdan)başka, başkasının nazarını kendi güzelliklerine yöneltmemek ve onu darıltmamak ve kıskandırmamak lazım gelir. Madem mümin olan kocası imanın sırrına dayanarak, onun ile alakası, dünya hayatına has ve yalnız hayvâni güzellik vaktine mahsus geçici bir sevgi değil, belki ebedi hayatta dahi bir hayat arkadaşı noktasında esaslı ve ciddi bir sevgiyle, bir hürmetle alakalıdır. Hem yalnız gençliğinde ve güzellik zamanında değil, belki ihtiyarlık ve çirkinlik vaktinde dahi, o ciddi hürmet ve sevgiyi taşıyor. Elbette ona karşılık olarak, o da kendi güzelliklerini onun bakışına ve sevgisine tahsis etmesi, insanlığın gereğidir. Yoksa pek az kazanır. Fakat pek çok kaybeder. Dinimizce, koca karısına denk olmalı. Yani, birbirine uygun olmalı. Bu denk olmanın en önemlisi, dindarlık noktasındadır. Ne mutlu o kocaya ki, kadının dindarlığına bakıp taklit eder, hayat arkadaşını ebedi hayatı kaybetmemek için dindar olur. Ne mutlu o kadına ki, kocasının dindarlığına bakıp "Ebedi arkadaşımı kaybetmeyeyim."diye dindar bir hayata girer. Yazıklar olsun o erkeğe ki, dindar kadınını ebedi kaybettirecek olan sefahata girer. Yazıklar olsun o kadına ki; dindar kocasını taklid etmez, o mübarek ebedi arkadaşını kaybeder. Binlerce defa yazıklar o iki bedhbaht kadın ve kocaya olsun ki, bibirinin günahını isyanını ve sefahatını taklit ediyorlar. Birbirinin ateşe atılmasını yardım ediyorlar. ÜÇÜNCÜ HİKMET: Bir ailenin, mutlu bir hayat sürebilmesi, kadın ve koca arasında karşılıklı güven, samimiyet ve sevgiyle mümkündür. Örtüsüzlük ve açık giyinme, o güveni, karşılıklı saygı ve sevgiyi bozar. Çünkü; açık giyinen on kadından ancak bir tanesi, kocasından daha güzelini görmediğinden kendisini yabancıya sevdirmeye çalışmaz. Dokuzu kocasından daha iyisini görür. Ve yirmi erkekten ancak bir tanesi, karısından daha güzelini görmüyor. O vakit o samimi sevgi ve karşılıklı saygı giderek, gayet çirkince ve gayet alçakça bir his uyandırmaya sebebiyet verebilir. Şöyleki; İnsan kardeşi gibi evlenmesi yasak olanlara karşı yaratılış gereği şehvet hissi taşıyamıyor. Çünkü mahremlerin yüzleri, yakınlık ve mahremiyet yönündeki şefkati ve meşru olan sevgiyi hissettirdiğinden dolayı, şehvet arzusunu kırar. Fakat bacakları gibi, din de mahremlere dahi gösterilmesi yasak olan yerlerini açık bırakmak, alçak nefis sahiplerine göre, gayet çirkin bir hissin uyanmasına sebebiyet verebilir. Çünkü mahremin yüzü, mahremiyetten haber verir ve namahreme benzemez. Fakat açık bacak mahremin dışındaki ile aynıdır. Mahremiyeti hatırlatacak bir alameti olmadığından, hayvani bir hevesinin bakışı, bir kısım alçak tabiatlı mahremlerde oluşturabilir. Böyle bir bakış ise, tüyleri ürpertecek, düşük ahlaklı bir insanlıktır. DÖRDÜNCÜ HİKMET: Neslin çoğalmasının herkesin arzuladığı bir şey olduğu bilinen bir şeydir. Bütün millet ve devletler neslin çoğalmasını arzu ederler. Hatta Peygamber Efendimiz(sav) şöyle buyurmuş,"Evleniniz, çoğalınız. Kıyamet Günü sizinle diğer ümmetlere karşı övüneceğim." Halbuki örtünmenin kaldırılması, evliliği arttırmayıp çok azaltıyor. Çünkü bir delikanlı ne kadar serseri ve çağdaş! biri de olsa hayat arkadaşının namuslu ister. Kendi gibi çağdaş, yani açık giyinmesini istemediğinden bekar kalır, belki de fuhuşa yönelir. Kadın öyle değildir. O kadar kocasını kontrol altına alamaz. Çünkü; kadının aile hayatında iç işlerin yöneticisi olması dolayısı ile kocasının bütün malını, çocuklarını ve herşeyini koruyacağından, en önemli ahlakı sadakat ve güvendir. Açık giyim ise, bu sadakati kırar, kocası yanında güvenini kaybeder, ona vicdan azabı çektirir. Hatta erkeklerde olan iki güzel huy, cesaret ve cömertlik kadınlarda bulunsa, bu güven ve sadakate aykırı olduğundan kötü ahlak sayılır. Fakat kocasının görevi, ona sadakat ve güven değil, belki koruma, kollama, merhamet ve saygı göstermektir. Onun için o erkek kontrol altına alınmaz ,başka kadınlarla da evlenebilir. Memleketimiz Avrupa ile kıyaslanamaz. Çünkü orada düello gibi çok Şiddetli vasıtalarla, açık saçıklık içinde namus, bir derece muhafaza edilebilir. Şeref ve haysiyet sahibi birisinin karısına kötü bir gözle bakan boynuna kefenini takar, sonra bakar. Hem soğuk ülkeler sınıfında olan Avrupa'daki huylar-ahlaklar o ülke gibi soğuk ve ruhsuzdur. Bu Asya, yani islam aleminin kıtası, ona nisbeten sıcak ülkelerdir. Bölgenin insanın ahlakı üzerinde tesiri olduğu, bilinen şeylerdendir. O soğuk ülkede, soğuk insanlar da hayvani hisleri tahrik etmek ve şehevi duyguları hareketlendirmek için açık giyim belki çok suistimallere ve haddi aşmaya sebep olmaz. Fakat çabuk etkilenen ve hassas ve sıcak olan insanların nefsi isteklerini devamlı coşturacak açık giyim, elbette çok suistimallere, haddi aşmaya ve neslin zayıflayıp, kuvvetten düşmesine sebeptir. Bir ayda ve yirmi günde bir olan, vücudun cinsel ihtiyacını, birkaç günde bir gidermeye kendini mecbur hisseder. O zaman, kadınların her ayda on beş güne kadar adet gibi sağlık sıkıntıları sebebiyle kadından uzak durmaya mecbur olduğundan, nefsine mağlup bir kişi ise fuhşa da yönelir. Şehirliler, Köylülere ve çölde yaşayanlara bakıp, örtünmeyi kaldıramazlar. Çünkü köylerde, çöllerde, geçimini sağlamak uğraşısıyla ve bedenen çalışmak ve yorulmak sebebiyle, hem şehirlilere nisbeten dikkati daha az çağrıştıran, masum bir kadın işçi, ve bir derece kaba kadınların kısmen açık olmaları, nefsi arzularını coşturmaya sebep olmadığı gibi, serseri ve işsiz adamlar az bulunduğundan, şehirdeki bozgunlukların onda biri onlarda bulunmaz, öyleyse onlarla kıyaslanamaz. Sadeleştirme: Muhammed Hayran. |
Bismillahirrahmanirrahim. "Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü'minlerin hanımlarına söyle, evlerinden çıktıklarında dış örtülerini üzerlerine alsınlar." Ahzâb Sûresi: 33:59. (ilâ âhir) âyeti, tesettürü emrediyor. Medeniyet-i sefihe ise, Kur'ân'ın bu hükmüne karşı muhalif gidiyor. Tesettürü fıtrî görmüyor, bir esarettir diyor. Haşiye Elcevap: Kur'ân-ı Hakîmin bu hükmü tam fıtrî olduğuna ve muhalifi gayr-ı fıtrî olduğuna delâlet eden çok hikmetlerinden yalnız dört hikmetini beyan ederiz. BİRİNCİ HİKMET Tesettür, kadınlar için fıtrîdir ve fıtratları iktiza ediyor. Çünkü kadınlar hilkaten zayıf ve nazik olduklarından, kendilerini ve hayatından ziyade sevdiği yavrularını himaye edecek bir erkeğin himaye ve yardımına muhtaç bulunduğundan, kendini sevdirmek ve nefret ettirmemek ve istiskale mâruz kalmamak için fıtrî bir meyli var. Hem kadınların on adetten altı yedisi, ya ihtiyardır, ya çirkindir ki, ihtiyarlığını ve çirkinliğini herkese göstermek istemezler. Ya kıskançtır, kendinden daha güzellere nisbeten çirkin düşmemek veya tecavüzden ve ittihamdan korkar; taarruza mâruz kalmamak ve kocası nazarında hıyanetle müttehem olmamak için, fıtraten tesettür isterler. Hattâ dikkat edilse, en ziyade kendini saklayan, ihtiyarlardır. Ve on adetten ancak iki üç tanesi bulunabilir ki, hem genç olsun, hem güzel olsun, hem kendini göstermekten sıkılmasın. Malûmdur ki, insan sevmediği ve istiskal ettiği adamların nazarından sıkılır, müteessir olur. Elbette açık saçıklık kıyafetine giren güzel bir kadın, bakmasına hoşlandığı nâmahrem erkeklerden onda iki üçü varsa, yedi sekizinden istiskal eder. Hem tefahhuş ve tefessüh etmeyen bir güzel kadın, nazik ve serîü't-teessür olduğundan, maddeten tesiri tecrübe edilen, belki semlendiren pis nazarlardan elbette sıkılır. Hattâ işitiyoruz, açık saçıklık yeri olan Avrupa'da çok kadınlar, bu dikkat-i nazardan sıkılarak, "Bu alçaklar bizi göz hapsine alıp sıkıyorlar" diye polislere şekvâ ediyorlar. Demek, medeniyetin ref-i tesettürü hilâf-ı fıtrattır. Kur'ân'ın tesettür emri fıtrî olmakla beraber, o maden-i şefkat ve kıymettar birer refika-i ebediye olabilen kadınları, tesettür ile sukuttan, zilletten ve mânevî esaretten ve sefaletten kurtarıyor. Hem kadınlarda ecnebî erkeklere karşı, fıtraten korkaklık, tahavvüf var. Tahavvüf ise, fıtraten, tesettürü iktiza ediyor. Çünkü, sekiz dokuz dakika bir zevki cidden acılaştıracak sekiz dokuz ay ağır bir veled yükünü zahmetle çekmekle beraber, hâmisiz bir veledin terbiyesiyle, sekiz dokuz sene, o sekiz dokuz dakika gayr-ı meşru zevkin belâsını çekmek ihtimali var. Ve kesretle vâki olduğundan, cidden şiddetle nâmahremlerden fıtratı korkar ve cibilliyeti sakınmak ister. Ve tesettürle, nâmahremin iştahını açmamak ve tecavüzüne meydan vermemek, zayıf hilkati emreder ve kuvvetli ihtar eder. Ve bir siperi ve kalesi, çarşafı olduğunu gösteriyor. Mesmûâtıma göre, merkez ve payitaht-ı hükümette, çarşı içinde, gündüzde, ahalinin gözleri önünde, gayet âdi bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı karısına bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların hayâsız yüzlerine bir şamar vuruyor! İKİNCİ HİKMET Kadın ve erkek ortasında gayet esaslı ve şiddetli münasebet, muhabbet ve alâka, yalnız dünyevî hayatın ihtiyacından ileri gelmiyor. Evet, bir kadın, kocasına yalnız hayat-ı dünyeviyeye mahsus bir refika-i hayat değildir. Belki hayat-ı ebediyede dahi bir refika-i hayattır. Madem hayat-ı ebediyede dahi kocasına refika-i hayattır; elbette, ebedî arkadaşı ve dostu olan kocasının nazarından gayrı, başkasının nazarını kendi mehâsinine celb etmemek ve onu darıltmamak ve kıskandırmamak lâzım gelir. Madem mü'min olan kocası, sırr-ı imana binaen, onunla alâkası hayat-ı dünyeviyeye münhasır ve yalnız hayvânî ve güzellik vaktine mahsus, muvakkat bir muhabbet değil, belki hayat-ı ebediyede dahi bir refika-i hayat noktasında esaslı ve ciddî bir muhabbetle, bir hürmetle alâkadardır. Hem yalnız gençliğinde ve güzellik zamanında değil, belki ihtiyarlık ve çirkinlik vaktinde dahi o ciddî hürmet ve muhabbeti taşıyor. Elbette ona mukabil, o da kendi mehâsinini onun nazarına tahsis ve muhabbetini ona hasretmesi, mukteza-yı insaniyettir. Yoksa pek az kazanır, fakat pek çok kaybeder. Şer'an koca, karıya küfüv olmalı, yani, birbirine münasip olmalı. Bu küfüv ve denk olmak, en mühimi, diyanet noktasındadır. Ne mutlu o kocaya ki, kadınının diyanetine bakıp taklit eder; refikasını hayat-ı ebediyede kaybetmemek için mütedeyyin olur. Bahtiyardır o kadın ki, kocasının diyanetine bakıp "Ebedî arkadaşımı kaybetmeyeyim" diye takvâya girer. Veyl o erkeğe ki, saliha kadınını ebedî kaybettirecek olan sefahete girer. Ne bedbahttır o kadın ki, müttakî kocasını taklit etmez, o mübarek ebedî arkadaşını kaybeder. Binler veyl o iki bedbaht zevc ve zevceye ki, birbirinin fıskını ve sefahetini taklit ediyorlar, birbirine ateşe atılmasında yardım ediyorlar. ÜÇÜNCÜ HİKMET Bir ailenin saadet-i hayatiyesi, koca ve karı mâbeyninde bir emniyet-i mütekabile ve samimî bir hürmet ve muhabbetle devam eder. Tesettürsüzlük ve açık saçıklık, o emniyeti bozar, o mütekabil hürmet ve muhabbeti de kırar. Çünkü, açık saçıklık kılığına giren on kadından ancak bir tanesi bulunur ki, kocasından daha güzeli görmediğinden, kendini ecnebîye sevdirmeye çalışmaz. Dokuzu, kocasından daha iyisini görür. Ve yirmi adamdan ancak bir tanesi, karısından daha güzelini görmüyor. O vakit o samimî muhabbet ve hürmet-i mütekabile gitmekle beraber, gayet çirkin ve gayet alçakça bir his uyandırmaya sebebiyet verebilir. Şöyle ki: İnsan, hemşire misilli mahremlerine karşı fıtraten şehvânî his taşıyamıyor. Çünkü mahremlerin simaları, karâbet ve mahremiyet cihetindeki şefkat ve muhabbet-i meşruayı ihsas ettiği cihetle, nefsî, şehvânî temâyülâtı kırar. Fakat bacaklar gibi şer'an mahremlere de göstermesi caiz olmayan yerlerini açık saçık bırakmak, süflî nefislere göre, gayet çirkin bir hissin uyanmasına sebebiyet verebilir. Çünkü mahremin siması mahremiyetten haber verir ve nâmahreme benzemez. Fakat meselâ açık bacak, mahremin gayrıyla müsavidir. Mahremiyeti haber verecek bir alâmet-i farikası olmadığından, hayvânî bir nazar-ı hevesi, bir kısım süflî mahremlerde uyandırmak mümkündür. Böyle nazar ise, tüyleri ürpertecek bir sukut-u insaniyettir! DÖRDÜNCÜ HİKMET Malûmdur ki, kesret-i nesil, herkesçe matluptur. Hiçbir millet ve hükümet yoktur ki, kesret-i tenasüle taraftar olmasın. Hattâ Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: (ev kemâ kâl.) Yani, "İzdivaç ediniz, çoğalınız. Ben kıyamette sizin kesretinizle iftihar edeceğim." * Halbuki tesettürün ref'i, izdivacı teksir etmeyip çok azaltıyor. Çünkü, en serseri ve asrî bir genç dahi refika-i hayatını namuslu ister. Kendi gibi asrî, yani açık saçık olmasını istemediğinden bekâr kalır, belki de fuhşa sülûk eder. Kadın öyle değil; o derece kocasını inhisar altına alamaz. Çünkü kadının-aile hayatında müdir-i dahilî olmak haysiyetiyle kocasının bütün malına, evlâdına ve herşeyine muhafaza memuru olduğundan-en esaslı hasleti sadakattir, emniyettir. Açık saçıklık ise, bu sadakati kırar, kocası nazarında emniyeti kaybeder, ona vicdan azâbı çektirir. Hattâ erkeklerde iki güzel haslet olan cesaret ve sehâvet kadınlarda bulunsa, bu emniyete ve sadakate zarar olduğu için, ahlâk-ı seyyiedendir, kötü haslet sayılırlar. Fakat kocasının vazifesi, ona hazinedarlık ve sadakat değil, belki himâyet ve merhamet ve hürmettir. Onun için, o erkek inhisar altına alınmaz, başka kadınları da nikâh edebilir. Memleketimiz Avrupa'ya kıyas edilmez. Çünkü orada, düello gibi çok şiddetli vasıtalarla, açık saçıklık içinde namus bir derece muhafaza edilir. İzzet-i nefis sahibi birisinin karısına pis nazarla bakan, boynuna kefenini takar, sonra bakar. Hem memâlik-i bâride olan Avrupa'daki tabiatlar, o memleket gibi bârid ve câmiddirler. Bu Asya, yani âlem-i İslâm kıtas¨, ona nispeten memâlik-i harredir. Malûmdur ki, muhitin, insanın ahlâkı üzerinde tesiri vardır. O bârid memlekette, soğuk insanlarda hevesât-ı hayvâniyeyi tahrik etmek ve iştahı açmak için açık saçıklık belki çok sû-i istimâlâta ve isrâfâta medar olmaz. Fakat seriütteessür ve hassas olan memâlik-i harredeki insanların hevesât-ı nefsâniyesini mütemadiyen tehyiç edecek açık saçıklık, elbette çok sû-i istimâlâta ve isrâfâta ve neslin zaafiyetine ve sukut-u kuvvete sebeptir. Bir ayda veya yirmi günde ihtiyac-ı fıtrîye mukabil, her birkaç günde kendini bir israfa mecbur zanneder. O vakit, her ayda on beş gün kadar hayız gibi arızalar münasebetiyle kadından tecennüp etmeye mecbur olduğundan, nefsine mağlûp ise fuhşiyata da meyleder. Şehirliler, köylülere, bedevîlere bakıp tesettürü kaldıramaz. Çünkü köylerde, bedevîlerde, derd-i maişet meşgalesiyle ve bedenen çalışmak ve yorulmak münasebetiyle, hem şehirlilere nispeten nazar-ı dikkati az celb eden, mâsûme işçi ve bir derece kaba kadınların kısmen açık olmaları, hevesât-ı nefsâniyeyi tehyice medar olmadığı gibi, serseri ve işsiz adamlar az bulunduğundan, şehirdeki mefâsidin onda biri onlarda bulunmaz Öyleyse onlara kıyas edilmez. -------------------------------------------------------------------------------- * el-Münâvî, Feyzü'l-Kadîr, 3:269, no: 3366; el-Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, 1021; Süyûtî, Câmiu's-Sağîr, no: 3366. |